26 Haziran 2015 Cuma

Kitap Melezleri ile Blog Turu #1 Ölmek İçin 13 Sebep / Jay Asher Kitap Yorumu + Yurt Dışı Kapakları

ÖLMEK İÇİN 13 SEBEP
Özgün Adı: Thirteen Reasons Why
Yazarı: Jay Asher
Yayınevi: Artemis
Goodreads Puanı: 4,06
Sayfa Sayısı: 302
Arka Kapak Yazısı:
"Geleceği stop tuşu ile durduramazsınız. Geçmişi geri saramazsınız. Sırrı öğrenmenin tek yolu play'e basmak.
Hannah Baker ölmeden önce birkaç kaset doldurmuştu. İntiharının nedeni olarak gördüğü kişilerin adları bu kasetlerde gizliydi.
Clay Jensen, Hannah'ın doldurduğu kasetlerle ilgili hiçbir şeye karışmak istemiyordu. Hannah ölmüştü. Sırları da onunla birlikte gömülmeliydi.
Ancak Hannah'nın sesi, Clay'e kasetlerde onun da adının geçtiğini söyledi. Clay gece boyunca kasetleri dinledi.
Öğrendiği şey, hayatını sonsuza dek değiştirecekti.
Clay Jensen'in ilk aşkının son sözleri."
***
Herkese yeniden merhaba! Bugün Kitap Melezleri Blog Turu ile okuduğum ilk kitap olan Ölmek İçin 13 Sebep yorumumu sizlerle paylaşacağım.
Ölmek İçin 13 Sebep'te, Clay Jensen'ın ilk aşkı Hannah Baker'ın aklına ölüm düşüncesinin nasıl girdiğini, buna kimlerin sebep olduğunu okuyoruz. Hannah, intihar etmeden önce ardında tam 13 kaset bırakıyor. Ve bu kasetler sırayla, kasetlerin içinde ismi geçen o 13 kişiye ulaşıyor. Herkes dinliyor, Hannah'ya kendisinin ve diğerlerinin ne yaptığını öğreniyor ve kasetleri bir sonraki kişiye gönderiyor.
Clay Jensen'da bir gün evinin önünde üzerinde hiçbir isim olmadan bu kasetleri buluyor. Kasetleri dinlemeye başlıyor ve bizlerde bütün kitap boyunca hem Hannah'nın kasetlerini dinliyor hem de Clay'in duyduklarına verdiği tepkileri ve Hannah ile ilgili hatırladığı anıları okuyoruz.
"Ve sen, şanslı sayı on üç, sen kasetleri doğrudan cehenneme götürebilirsin. Hangi dine inandığına bağlı olarak, belki seninle orada görüşürüz."
Kitabın konusu en spoilersız şekilde böyle anlatılabilir sanırım. Şimdi de Ölmek İçin 13 Sebep hakkındaki yorumuma gelecek olursak...
Ölmek İçin 13 Sebep tarzında fazla kitap okumuyorum. Yani fantastik veya distopya olmayan tarzda kitaplar. Yine de bu tarzda da okuduğum birkaç kitap var. Ama şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki Ölmek İçin 13 Sebep, içlerinden en iyisiydi.
Öncelikle, kitap akıyor. Yani nasıl olduğunu anlayamadan kitabı yarılamış oluyorsunuz. Gece okuyorsanız, uykunuzun gelmiş olması umurunuzda bile olmuyor. Yani kitap kendini her durumda, her şekilde okutuyor. Bunun sebebi bence, kitabın çoğunlukla Hannah'nın kasetlerinden oluşması ve kasetlerin oldukça yalın ve sade bir anlatıma sahip olması. Hızlı ve kolay okunabilir kitapları çok seven birisi olarak Ölmek İçin 13 Sebep bu özelliği ile daha da çok sevdiğim bir kitap haline geliyor. 
Ölmek İçin 13 Sebep beni çok fazla etkiledi. Normalde sanırım Hannah'nın yaşadıklarının ve bunu anlatış tarzının beni etkilemesi ve ağlamama sebep olması gerekirdi ama hayır. Elbette Hanah'nın yaşadıklarına üzüldüm ama beni asıl ağlatan ve etkileyen kısımlar çoğunlukla Clay'in düşünceleri ve yaptıkları oldu.
Clay kesinlikle Hannah'ya bakış açısı düşünüldüğünde harika bir karakterdi. Clay Jensen'a bayıldığımı söylemem gerek. Şöyle bir şey var ki, Clay hakkında söylenecek çok şey var ama kitapla ilgili hiçbir şeyi bozmak istemediğim için geriye söylenecek hiçbir şey kalmıyor. Şunu bilin ki Clay Jensen, şu ana kadar okuduğunuz hiçbir erkek karaktere benzemiyor; en azından benim için öyleydi.
"Vazgeçen birini dinliyorum. Tanıdığım biri. Hoşlandığım biri. 
Dinliyorum. Ama yine de çok geç kaldım."
Hannah ise... Kitapta bir yerden sonra, kasetleri dinlerken (okurken) o depresif ve intihar etme düşüncesi kafasına iyice yerleşmiş kız duygusunu alabiliyorsunuz. Hannah için üzüldüm, bunu kabul etmeliyim. Yaşadıkları kolay şeyler değil ve ben Hannah'yı çoğu zaman, yani yaptığı şeyler konusunda sonuna kadar haklı buldum. Onu haklı bulmam da Hannah Baker karakterini sevmemi sağladı. Tamam, belki intihar pek de doğru çözüm olmayabilirdi ama sadece kaset doldurma ve onu intihara sürükleyen kişileri hayatları boyunca vicdanlarıyla baş başa bırakma fikri bile onu sevmeme yetebilir. 
Kitapla ilgili asıl sevdiğim ve beni bu kitaba bağlayan şey hiç kuşkusuz sonu oldu. Kitabı okurken, daha en başında bile, sonu hakkında ve en son kişi hakkında bir sürü tahminde bulundum. Sayfa sayısı ilerledikçe teorilerime yenileri eklendi, bir öncekilerin gerçekleşemeyeceğini anladım ama bir sonraki teorimin -son teorimin- kesinlikle gerçekleşeceğine çok inanmıştım. Gerçekleşmedi! Hiçbir teorimin uzaktan yakından kitabın sonuyla alakası yoktu. Ne o son kişiyi tahmin edebildim, ne de en sonunda olan şeyi. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki, şu ana kadar okuduğum kitaplar içindeki en klişe olmayan ve en anlamlı son Ölmek İçin 13 Sebep'in sonuydu. Sonunda da çok ağladım. Hatta ilk defa son sayfaya bile post-it koydum. Evet, bu biraz komik ama son sayfadaki o paragrafı sürekli açıp okumaya ihtiyacım var!
"Beklediğin bir şeyle karşılaşınca hayal kırıklığına uğramak zor."
Ölmek İçin 13 Sebep'in yurt dışı kapakları ise, yukarıda gördüğünüz şekilde. Kapaklar sırasıyla Amerika, Birleşik Krallık, Sırbistan, Bulgaristan, Almanya, Endonezya, İsveç, Vietnam ve Kore'ye ait. Ülkemizdeki kapağı çok fazla beğendim. Ama yine de Bulgaristan ve Endonezya kapaklarını da kitabın içeriğine çok uygun olduğunu düşündüğüm için fazlasıyla beğendim. 
Sonuç olarak, Ölmek İçin 13 Sebep kuşkusuz her anlamda çok beğendiğim bir kitap oldu. Hiçbir eksiği yoktu. Karakter harikaydı, kurgu zaten başlı başına mükemmeldi. 'Herkes okusun!' diyebileceğim nadir kitaplardan birisi. 
Ayrıca son olarak, Artemis yayınlarına, tur hazırlama sürecimizde bize çok iyi davrandıkları ve desteklerini esirgemedikleri için de çok teşekkürler!
Puanım: 5/5!
Tur Takvimiz ise şu şekilde;
22 Haziran | Kitap Yorumu + Ön OkumaKitaptan Blog
23 Haziran | Kitap Yorumu + Alıntılar Siyahsimsiyah Kitap
24 Haziran | Kitap Yorumu + Yazar TanıtımıSürrealist Okuyucu
25 Haziran | Kitap Yorumu + Film Olsaydı Kimler Oynardı? Kitaplı Dünyam
26 Haziran | Kitap Yorumu + Yurt Dışı Kapakları Açelya'nın Kitapları
27 Haziran | Kitap Yorumu + Okumak İçin 13 SebepOkuyan Vampir




16 Haziran 2015 Salı

Bana Dokunma / Tahereh Mafi Kitap Yorumum

BANA DOKUNMA
Özgün Adı: Shatter Me 
Yazar: Tahereh Mafi
Yayınevi: DEX
Goodreads Puanı: 4,04
Sayfa Sayısı: 321
Arka Kapak Yazısı: 
"Juliette tam 264 gündür kimseye dokunmadı.
En son birine dokunması bir kazaydı. Ama Yeniden Kuruluş onu cinayetten içeri tıktı. Juliette'in dokunuşunun neden bu kadar ölümcül olduğunu kimse bilmiyor. Kimseye bir zarar vermediği sürece bu durum kimsenin de umurunda değil çünkü dünya zaten perişan duruma. Her gün yeni bir hastalık ortaya çıkıyor, gıda sıkıntısı had safhada, gökyüzünde tek bir kuş kalmadı ve bulutlar garip bir renkte. 
Yeniden Kuruluş, yeni düzenin tek çare olduğunu iddia ettiği için Juliette'i bir hücreye kapattı. Hayatta kalan bir avuç insan ise savaş naraları atıyor. İşte bu yüzden Yeniden Kuruluş fikir değiştirmek üzere. Juliette onlar için mükemmel bir silah olabilir. Juliette, yeni düzenin tek silahı olabilir.
Juliette karar aşamasında. Ya bir silah olacak. Ya da bir asi."
***
Herkese yeniden merhaba! Bugün hunharca merak ettiğim kitaplarda biri olan Bana Dokunma yorumumu sizlerle paylaşacağım.

"Ben harflerden oluşan bir varlık, cümlelerin yarattığı bir yaratık, kurgu aracılığıyla oluşturulmuş bir hayal ürünüydüm."

Bana Dokunma'yı, İzmir Kitap Fuarı'nda almıştım. Normalde, yaza bırakmak istediğim bir kitaptı. Çünkü yazın tek gecede okuyup bitirmek istiyordum kitabı. Ama dayanamadım! Sınavlarım bittikten hemen sonra okumaya başladım.
Juliette&Warner
Bana Dokunma distopya türünde bir kitap. Birçok distopyada gördüğümüz gibi yönetim değişmiş, halk ekonomik olarak oldukça kötü durumda ve diğer insanlardan farklı olan bir ana karakterimiz var. Bana Dokunma'da bu şekilde. Dünyada ciddi hastalıklar var, gıda sıkıntısı yaşanmakta ve bütün bunların sonucu olarak ekonomik sıkıntılar da var. Ve bütün bu sorunlara çözüm olacağını iddia eden Yeniden Kuruluş var. Bir de ana karakterimiz Juliette var; ki Juliette'in dokunuşu ölümcül, yani dokunduğu kişiyi öldürebilen birisi. Bu bazılarına göre bir hediye/yetenek, Juliette'e göre ise bu kötü bir şey, bir lanet!

"Sanki ben oksijendim, o da soluk almak için ölüyordu."

Dediğim gibi Bana Dokunma, her şeyiyle bir distopya. Ama Bana Dokunma'yı diğer bütün distopya türü kitaplarından ayıran çok önemli bir özellik var. Yazar Tahereh Mafi'nin üslubu.
Tahereh Mafi, üstü çizili kelimeleriyle oldukça değişik bir anlatım sunuyor okuyanlara. İlk başlarda bu değişik üslup beni oldukça şaşırttı ama birkaç bölüm içinde bu anlatıma alıştım ve anlatımı oldukça sevdim. Ayrıca üstü çizili kelimeleri dışında cümlelerde oldukça değişikti. Daha önce okumadığım bir tarzdı.
Biraz da kitabın içeriğine gelecek olursak; Kitap Juliette'in anlatımından ve Juliette'in Adam'la tanışmasıyla başlıyor. Daha sonra işin içine Warner giriyor ki... Oraya daha sonra geleceğim!
Şimdi öncelikle söylemem gereken şey şu ki Adam'ı sevip sevmediğime hala karar veremedim. Bunu çok düşündüm; gerçekten. Adam'ın, Juliette'e karşı olan o aşık tutumu en başlarda çok iyiydi, çok sevdim. Ama sonra bir anda tıpkı Melez Sözleşmeleri'nde Alex ve Aiden'a olduğu gibi o aşık halleri harika bir şekilde sıkmaya başladı! Ve durum böyle olunca Adam'ı sevmemeye başladım.
Juliette, sevdiğim kız karakterlerden biri oldu. En başlarda güçsüz ve zayıf bir kız karakter olsa da sonradan olayların gelişmesiyle daha güçlü bir karakter haline geldi. Ve ben güçlü karakterleri severim!

"17 yıldır tutunmaya çalışıyordum. 17 yıldır tekrar yukarıya tırmanmaya çalışıyordum ama hiç kimsenin size el uzatmaya niyeti yokken yer çekimini yenmek neredeyse imkansızdı. 
Hiç kimse size dokunma riskini göze alamazken."

Ve Warner! Şimdi, Warner Yeniden Kuruluş'un başındaki kişi ve aşık olunası kötü karakter. Ve arkadaşlar, Juliette'le olan diyalogları tek kelimeyle muhteşem! Yani pek harika bir ilişkileri olmayabilir ama yine de atışmaları bile mükemmeldi. Bu kitapta pek fazla Warner olmasa da -özellikle kitabın ikinci yarısında Warner yoktu yani resmen yoktu- ilk kısımdaki Warner size fazlasıyla yetiyor ve onu çok fazla sevebiliyorsunuz.
Ben kitapları beğenip beğenmediğime, daha doğrusu düşüncelerim konusunda kararsız kaldığım kitaplarda çoğunlukla post-it koyduğum yerleri göz önüne alıyorum.  İşte kaç tane post-it kullanmışım, bu yerler nasıl yerler gibi. Bana Dokunma'da 12 tane post-it kullanmışım ve emin olun 12den daha fazla bile kullanılabilecek bir kitap. Yani bu post-it değerlendirmemden aşırı derecede iyi bir şekilde geçiyor Bana Dokunma.
Sonuç olarak kitabı fazlasıyla beğendim. Tahereh Mafi'nin üslubu, yarattığı karakterler, harika olay örgüsü... Bana Dokunma bir distopyada isteyebileceğiniz her şeyi ve daha fazlasını sizlere sunuyor; bu yüzden distopya seven/sevmeyen herkese önerebileceğim bir kitap!
Puanım: 5/5

8 Haziran 2015 Pazartesi

Mimlendim! #1

Herkese yeniden merhaba! Bugün, Düşes'in Günlüğü'nün beni etiketlediği bir mimi yapacağım! Bu benim için bir ilk olacağı için birazcık heyecanlıyım. Umarım güzel bir etkinlik olur. En iyisi hemen mime geçmek!


1- Klişe bir soruyla başlayalım: Film mi kitap mı?
Elbette kitap. Okurken hayal etmeyi, izlemekten daha çok seviyorum!
2- Ne tür kitapları tercih edersin?
Fantastik. Ama aşk da diyebilirim, sanırım.
3- Bir yazar olsaydın kim olmak isterdin?
Kendi üslubumu  yakın bulduğum ve çok sevdiğim bir yazar olan Deborah Harkness diyeceğim.
4- Bir kitap yazmaya karar versen aklına gelen ilk konu hangi türe girerdi?
Şu anda da yazdığım bir türü söyleyeceğim: Fantastik.
5- Çok başarılı bir kitap yazdın. Film mi yoksa dizi mi olmasını isterdin ya da kitap olarak kalmasını mı tercih ederdin?
Açıkçası bunu çok fazla düşündüm. Eğer cast seçimi tamamen benim olacaksa ve filmle ilgili bütün ayrıntılara hakim olabileceksem film olmasını isterim. Ama şu da var ki, ben bütün bunları yapmaya üşenirim, bu yüzden kitap olarak kalması daha iyi :D
6- Issız bir adada yanına yol arkadaşı olarak seçeceğin kitap karakteri kim olurdu?
Bu soru sanırım cevaplaması en kolay soru oldu benim için... Cevabım hiç bilmediği bir gezegende hayatta kalabildiği için Tarver Merendsen!
7- Hayatın boyunca sadece tek bir yazarın kitaplarını okuma şansın olsa bu kim olurdu?
J.K. Rowling veya Deborah Harkness. Alışveriş listesi yazsalar okurum diyebilirim!
8- İki yazar beraber bir kitap yazsa harika olurdu dediğin iki yazar düşün. Kim onlar?
Tahereh Mafi ve Deborah Harkness yine
9-Sonunu değiştirmeyi en çok istediğin kitap hangisi?
Hiçliğin Kıyısında'nın sonunu değiştirirdim ve değiştirdiğim haliyle kitabı daha çok sevebilirdim.
10- Önermekten sıkılmadığın, "Dünya okusun!" dediğin bir kitap sorsam?
Tersyüz! Kesinlikle Tersyüz! Hayatım boyunca okuduğum beni çok fazla değiştiren kitap Tersyüz'dü diyebilirim.
11- Eyvah! Bir kitabın içine hapsoldun, hem de ana karakter olarak! Hangi kitap olsa "Beni burada bırakın." derdin?
Hiç kuşkusuz Harry Potter.
Benim yaparken çok eğlendiğim bir etkinlikti. Düşes'in Günlüğü'nden (blog isminin çok hoşuma gittiğini söylemiş miydim?) Şule'ye beni bu keyifli mime davet ettiği için çok teşekkür ederim!
Ben de Sürrealist Okuyucu ve Kitaplidunyam 'ı mimliyorum :D






This entry was posted in

4 Haziran 2015 Perşembe

Cadıların Keşfi / Deborah Harknes Kitap Yorumum

CADILARIN KEŞFİ
Özgün Adı: A Discovery of Witches
Yazar: Deborah Harkness
Yayınevi: Pegasus
Goodreads Puanı: 3,98
Sayfa Sayısı: 671
Arka Kapak Yazısı:
"Oxford'un Bodleian Kütüphanesi'ndeki kitap raflarının arasında araştırma yapan genç akademisyen Diana Bishop, tesadüfen simyacılıkla ilgili eski bir el yazması bulur. Köklü ve seçkin bir cadı ailesinden gelen Diana'nın yaptığı bu keşif yeraltında doğaüstü bir karışıklığa sebep olarak iblis, cadı ve vampirlerin kısa sürede kütüphaneye doluşmasına yol açar. Diana yüzyıllardır aranan bir hazine keşfetmiştir ve her şeyi yoluna koyabilecek tek kişi de yine kendisidir. Bu zorlu mücadelede en büyük destekçisi ise onu hiç yalnız bırakmayan, her türlü fedakarlığı göze alıp kendi soyunun karşısında duran meslektaşı, vampir Matthew olacaktır."
***

Herkese yeniden merhaba! Bugün sizlerle 2015'te okuduğum en harika kitaplardan biri olan Cadıların Keşfi yorumumu paylaşacağım.
Cadıların Keşfi, benim uzun zamandır çok merak ettiğim kitaplardan biriydi. Konusu aşırı derecede ilgimi çekmişti ama beni asıl kendine çeken kitabın çok kalın olması ve yazı puntosunun da daha önce okuduğum kitaplara göre küçük olmasıydı. Ben her şeyin ayrıntılı olarak anlatıldığı kitapları çok seviyorum. Bol betimlemeler olsun, anlatım sırasında bütün detaylar verilsin... Cadıların Keşfi'ne de bütün bu umutlarla ve aşırı büyük bir beklentiyle başladım. Beklentimi karşıladı mı? Hem de nasıl!
Ana karakterimiz, Diana Bishop bir cadı. Ama cadı olmayı reddediyor, güçlerini kullanmıyor. Hatta bir yılda beş kez büyü yaptığını ve bunun bile kendisi için fazla olduğunu söylediği bir kısım vardı. Ve Diana, Oxford'da araştırma yaparken büyülü bir el yazması buluyor; Ashmole 782! Her şey buradan sonra gelişiyor! Diana, Matthew ile tanışıyor, iblisler ve vampirler Oxford'a geliyorlar ve daha bir sürü şey!
Konu, en genel hatlarıyla bu şekilde. Şu anda buraya kitapta olan bütün olayları hissettiklerimle yazmak isterdim lakin bu kitap sıfır spoiler ile okunmalı, her şey sürpriz olmalı ve bir sonraki sayfada ne olacağını merak etmelisiniz! 
Gelelim karakterlere. Diana, America'yı bile geçerek -Beni Seç serisinden- en sevdiğim bayan karakter olmuş durumda. Özellikle fantastik türü kitaplarındaki bayan karakterleri sevmeyen ben, Diana'nın karakterine, yaptıklarına hayran kaldım diyebilirim. Oldukça güçlü bir karakter ve yaptığı çoğu şey mantıklıydı; öyle saçma sapan şeyler yapmadı bana göre ve bu harika bir şey! Saçma sapan hareket etmeyen karakterler kaldı mı? Ayrıca Diana'nın bir akademisyen olması da oldukça güzeldi.
Gelelim Matthew'a. Matthew Clairmont, tam olarak hayatımın erkek karakteriydi! Yaptığı ve söylediği her şeyle okumaktan oldukça keyif aldığım bir karakterdi! Benim için asla o klişe erkek karakterlerden değil. Arada yaptığı klişe şeyler olmadı mı? Oldu. Ama o Matthew Clairmont; yani umurumda değil ;)
Karakterleri burada bitirmem gerekir çünkü eğer biraz daha devam edersem kendimi durduramayacağım.
Kitap -anladığınız üzere- çok güzeldi. Öncelikle, Deborah Harknees'ın seri için uğraştığı ve araştırma yaptığı ilk kitaptan belli oluyor. Kitapta harika bir emek var. Tam olarak aradığım o harika betimlemeler, konu hakkındaki detaylı açıklamalar var. Kitap, Diana'nın bakış açısındandı ve Diana, merak ettiğiniz her şeyi size anlatıyor diyebilirim. Zaten kurgu başlı başına harikaydı. Olaylar çok iyi bir biçimde sıralanmıştı. Her şey olması gereken zamanda oluyor diyebilirim. Ve bir sonraki sayfada ne olacağını tahmin edebildiğiniz yerlerde var, tahmin edemediğinizde. Bu benim açımdan güzel bir şeydi. Her şeyi tahmin ederek kitap okumak benim için sıkıcı oluyor ama hiç tahmin yapamadan/tahminlerim doğru çıkmadan bir kitabı okumak da sıkıcı. Yani Cadıların Keşfi benim için bu konuda da 'harika kitaplar' listesinde.
Kitapta Matthew'un, annesi Ysabeau'nu veya kahyaları Marthe'nin kullandığı Fransızca kelimeler ve cümleler oldukça hoşuma gitti.  Matthew'un Diana'ya Fransızca söylediği kelimeler ise ayrıca güzeldi.
Bir de şunu söylemeden bitirmek istemiyorum, kitapta tarihi olaylara da yer verilmişti. Birkaç tanesini tam olarak bilmesem de Ysabeau ve Diana'nın Catherine de Medici ile Diane de Poitiers hakkında konuşması beni o kadar mutlu etmişti ki! Avrupa tarihini okumayı çok seven birisi olarak Catherine de Medici'nin ismini okuduğum anda biraz çıldırmıştım. Keşke o kısmı okurken serviste olmasaydım!
İkinci kitap olan Geceni Gölgesi'ni okumak için oldukça fazla sabırsızlanıyorum. Kitap fazla ucu açık bitmese de, Cadıların Keşfi'ni kitaplıkta her gördüğümde devamını merak ederken buluyorum kendimi. Hatta bu yazıyı yazarken ya Cadıların Keşfi'ne tekrar başlamam gerektiğini ya da Gecenin Gölgesi'ni almayı biraz daha yakın zamana çekmem gerektiği konusunu düşünüyorum! (Sevgili ailem ve arkadaşlarım, bu kısım sizler içindi!)
Son olarak da serinin yazarı Deborah Harkness'ın, çok güzel bir internet sitesi var. All Souls üçlemesi kitapları için hazırlanmış playlistler ve daha birçok ayrıntıyı sitede bulabilirsiniz. Site için şuraya bir tık!
Bir de, tam olarak tarihini hatırlayamasam da Deborah Harkness, yukarıda linkini bıraktığım internet sitesinde, serinin BBC tarafından televizyona aktarılacağını duyurmuştu. Sevdiğim serilerin film/dizi olmasına pek sıcak bakmasam da -özellikle cast seçimi düşünülürse- All Souls için biraz daha umutlu gibi hissediyorum. Özellikle işin içinde BBC varsa ortaya kötü bir şey çıkacağını düşünmüyorum.
Sonuç olarak Cadıların Keşfi'yle beraber -sadece ilk kitabı okumuş olmama rağmen- All Souls üçlemesi en sevdiğim seriler arasında fazlasıyla üst sıralarda bir yer aldı!
Puanım: 5/5!

POPULAR POSTS