12 Eylül 2016 Pazartesi

Ultimate Harry Potter Tag

Herkese iyi bayramlar! Blogda oldukça nadir yazdığım tag yazılarından biriyle karşınızdayım. Bu sefer yabancı bloglarda rastladığım Ultimate Harry Potter tagını yapacağım.
Harry Potter serisini her sene yazın okumaya çalışıyorum. Ağustos ayının başında da bu seneki okumamı bitirmiştim. O zamandan beri de blogda Harry Potter'la ilgili nasıl bir içerik paylaşabileceğimi düşünüyordum. Açıkçası bu saatten sonra Harry Potter serisi için normalde yaptığım gibi yorum yazısı yazmak istemedim. Fikirlerimin pek objektif olabileceğini düşünmüyorum çünkü ben çocukken de Harry Potter okuyordum şimdi de okuyorum ve en sevdiğim seri diyebilirim. Çok fazla övdüğüm ve çoğunlukla Sirius Black'in mükemmelliğinden bahsettiğim bir yazı okumak sıkıcı olurdu. Sonuç olarak (yine fazlasıyla uzattım) bu tagi yapmaya karar verdim. Hem seri hakkındaki fikirlerim, favorilerim hakkında az çok bilgi içeriyor hem de bence çok eğlenceli.
Özel olarak kimseyi etiketlemiyorum. Yapmak isteyen herkes yapabilir! İyi okumalar :)


1) Favori kitabın?
Azkaban Tutsağı!
2) En az sevdiğin kitap?
Sanırım Sırlar Odası.
3) Favori filmin?
Ölüm Yadigarları Part I
4) En az sevdiğin film?
Melez Prens. Kitap çok güzel olsa da bence filmde batırdılar.
5) Favori repliğin?
"Dumbledore ise, onu Çikolatalı Kurbağa kartlarının üstünden çıkarmadıkları sürece ne yaptıklarına aldırmadığını söylüyor." Bill Weasley / Zümrüdüanka Yoldaşlığı

6) En sevdiğin Weasley?
 Ronald Billius Weasley!
7) En sevdiğin kadın karakter?
Hermione Granger!
8) En sevdiğin kötü karakter?
 Biraz garip gelebilir ama Voldemort'u gerçekten seviyorum. Yani nasıl desem kötü olması elbette iyi bir şey değil ama kötü olmasının mantıksız bir sebebi yok. Bana göre Rowling'in geçmişini çok güzel yazdığı iki karakterden birisi. Diğeri elbette Albus Dumbledore.


9) En sevdiğin erkek karakter? 
 Sirius Black! Buna başka bir cevap versem dünyanın en büyük yalanı olurdu. İkinci favorim ise Neville Longbottom. Üçüncü ise Harry Potter.
10) En sevdiğin profesör?
Minerve McGonagall. Başka bir cevap var mı?


11) Hangisini tercih edersin: A) Snape'in saçını yıkamak. B) Tüm gününü Lockhart'ın kendisi hakkındaki upuzun konuşmasını dinleyerek geçirmek.
Yine garip gelebilir ama B şıkkını seçiyorum. Çünkü ben Snape'i sevmiyorum. 
12) Hogwarts'a hangisiyle gitmek istersin: A) Hogwarts Express? B) Uçan araba?
 Hiç kuşkusuz Hogwarts Express'i ile. Hogwarts'a gidebilecek olmanın belki de en hoş yanlarından biri o harika tren yolculuğu bana göre.
13) Hangisiyle uçmak istersin: A) Hipogrif B) Ateşoku
Ateşoku!
14) Filmlerde kendisi için daha farklı hissettiğin bir karakter var mı?
Ginny Weasley. Kitapta ne kadar güçlü bir karakter olduğunu çok kez gösterse de filmde bunu hiç güzel yansıtamadılar. Ginny'i kitaptaki şekilde filme aktarmak istediler mi orasından da emin değilim.
15) Filmini tercih ettiğin bir kitap var mı?
Hayır tabii ki de.
16) Dumbledore olarak Richard Harris mi Michael Gambon mu?
 Michael Gambon.


17) Filmlerde olmasını en çok isteyeceğin kişi veya olay?
> Melez Prens'te Dumbledore ve Harry'nin Tom Riddle'ın geçmişini incelemeleri benim çok hoşuma gitmişti ve ilgimi çekmişti özellikle ilk okuduğumda bayağı sevdiğim bir detay olmuştu. Filmlere bu incelemelerin bir kısmını dahil etseler de asıl ilginç olanları (Hortkulukları buluşunu mesela) dahil etmemişlerdi.
Bir de Tonks ve Remus'un ilişkisinin filmlerde daha güzel anlatılmasını isterdim. Melez Prens'te gerçekten güzel bir hikayeleri vardı.
Bir de Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda St. Mungo'da Harry, Hermione ve Weasley'lerin Neville'la karşılaşmalarının ve ailesine ne olduğunu öğrenmeleri filmde görmeyi çok isterdim.
18) Herhangi bir Harry Potter filmini tekrar çekecek olsan bu hangisi olurdu?
Film değil de Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda Harry'nin Snape'in anılarına girip, anne babasını gördüğü bir kısım vardı. O sahne filme dahil edildi böyle otuz kırk saniye bir şeydi; ama keşke dahil edilmesiydi. James Potter'ın saçları hiçbir zaman o kadar düzgün olmamıştır bundan eminim. O sahneyi tekrar çekmek ve castı yeniden seçmeyi gerçekten çok isterdim.


19) Pottermore'da hangi binaya seçildin?
 Ravenclaw!
20) Hangi ders favorin olurdu? 
 İksir veya Biçim Değiştirme. Ama İksir'i sanki daha çok severdim.
21) Hangi büyüyü öğrenmenin çok yararlı olacağını düşünüyorsun?
Accio! Hiç kuşkusuz.


22) Hangi karakterle anında arkadaş olurdun?
 Harry.
23) Yadigarlardan sadece birisine sahip olabilseydin, bunun hangisi olmasını isterdin?
 Diriltme Taşı.
24) Kitaplarda beğenmeyip değiştirmek istediğin bir ayrıntı var mı?
Albus Severus Potter'ın isminin Albus Remus Potter olmasını çok isterdim.
25) En sevdiğin Çapulcular üyesi?
Buna cevap vermek istemiyorum. Onların arasında ayrım yapmam imkansız. En sevmediğimi söyleyebilirim; Peter!


26) Hangi karakteri tekrar yaşama döndürmek isterdin? 
 Çapulcuların arasında ayrım yapamadım yine. Bu yüzden Fred Weasley.
27) Yadigarlar mı Hortkuluklar mı?
 Yadigarlar! 

5 Eylül 2016 Pazartesi

Audrey'yi Bulmak / Senden Sonra Ben / Devrimin Kızı | Kitap Yorumlarım

Herkese yeniden merhaba! Bugün başlıktan da anlayacağınız üzere üç farklı kitapla ilgili yorumlarımı paylaşacağım. Bu kitapların yorumlarını neden tek bir postta toplamamın sebebi ise kitaplar hakkındaki fikirlerim oldukça kısa yazılar halinde. Aynı şeyleri tekrar ederek saçma ve uzun bir yazı yazmaktansa bu şekilde bir araya getirip yazmak daha mantıklı olur diye düşündüm.


AUDREY'YI BULMAK
Yazar: Sophie Kinsella
Yayınevi: Artemis Yayınları
Goodreads Puanı: 3,83
Sayfa Sayısı: 322
Audrey'yi Bulmak'ı ilk olarak Goodreads'te görmüştüm. Anksiyete temalı bir kitap olduğu için çok fazla ilgimi çekmişti. Artemis Yayınlarından çıktığında ise çok sevinmiştim.
Ana karakterimiz Audrey'in başına okulda kötü bir olay geliyor ve bunun sonucunda anksiyetesi sebebiyle evden dışarıya çıkamıyor; kendisini dışarıda rahat hissetmiyor diyelim. Hatta evde bile siyah güneş gözlükleriyle dolaşıyor.
Linus ise, Audrey'in erkek kardeşi ile bir oyun grubunda oldukları için evlerini ziyaret etmeye başlıyor. Ve Audrey'den hoşlanıyor.
Kitabı genel olarak beğendim. Kolay anlaşılır bir kitap ve sizi okuduğunuz süre boyunca iyi hissettiriyor. Audrey'in, Linus'un yardımıyla dışarıya çıkması, yapamadığı şeyleri yapmak için çaba sarf etmesi sizi mutlu ediyor okurken.
Tek sıkıntı ben kitapla ilgili yorumlar okurken daha çok anksiyetenin ciddi bir şekilde işlendiği bir kitap bekliyordum. Aslında ciddi biraz yanlış sözcük olmuş olabilir. Audrey'yi Bulmak'ın anksiyete ile ilgili sıkıntısı bana göre ön planda olmamasıydı. Tamam, bu Audrey'yin bütün hayatını etkiliyor olabilir ama bana sanki kitabın ana teması değilmiş gibi hissettirdi.
Kitapla ilgili en beğendiğim ayrıntı ise Audrey'yin anksiyetesinin başlamasına sebep olan o olayın ne olduğu anlatılmıyor. Bu olayın ancak Audrey anksiyetesinden tamamen kurtulduğunda anlatılması güzel olurdu.
Kitabı genel olarak beğendim. Bana oldukça güzel hissettiren bir kitap oldu. Kesinlikle önereceğim kitaplardan birisi değil. Favorilerime girmedi ama yine de okuduğum için pişman değilim.
Puanım: 4/5

SENDEN SONRA BEN
Yazar: Jojo Moyes
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Goodreads Puanı: 3,72
Sayfa Sayısı: 450
Senden Önce Ben benim favori kitaplarım arasında. Bu yüzden de Senden Sonra Ben için fazla umutluydum. Tamam kitapta Will olmayabilir ama yine de saçma olmayan bir şeyler okuyacağımdan neredeyse emindim çünkü Jojo Moyes başarılı bir yazar.
İlk olarak konudan bahsetmek isterdim ama yazacağım her şey spoilera girebileceğinden içerikten bahsetmek istemiyorum. Kitap sürprizlerle ve çok şaşıracağınızı tahmin ettiğim detaylara sahip.
Dediğim gibi kitaba büyük beklentiyle başladım. Kitabın çıkacağı haberinden beri aşırı heyecanlıydım. Ama kitap bütün heyecanımı aldı götürdü. Kitabın kapağını kapattığımda büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Açıkçası Senden Sonra Ben olmasa da olurdu; olmasa daha iyi bile olurdu.
Bir kere ilk kitaptaki Louisa ile ilgili olan fikirlerim tamamen değişti ve bunu kötü anlamda söylüyorum. Senden Önce Ben'i bitirdikten sonra elbette Louisa'nın bundan sonra ne yapmış olabileceğini çok fazla düşündüm. Aklımın ucundan Senden Sonra Ben'de olanlar geçmedi diyebilirim. En uç ve açıkçası biraz saçma bir kurguyla karşımıza çıktı yazar.
Kitapta bir yere kadar en sevdiğim karakter Lily oldu. Kim olduğunu söyleyemem çünkü kitabın kilit noktası onun kim olduğu. Lily gerçekten güzel bir karakterdi. Ama sonra o da çok saçma bir şey yaptı. Saçma olayın üzerinden biraz geçmesiyle ben Lily'i yine eskisi kadar sevebildim ama yine de o olay gerçekleşmeseydi gerçekten çok harika olurdu.
Ve Sam senden nefret ediyorum. Daha başka bir şey söylemek istemiyorum. Gerçekten hikayenin neresinde olduğunu, karakterlerle olan bağını bir yana bırakıp söylüyorum Sam'i sevmedim.
Senden Sonra Ben, büyük bir hayal kırıklığıydı. Keşke okumasaydım demiyorum. Will'le ilgili küçük alıntılar, Louisa'nın onu hatırlaması (!) kitabı bitirmeme yardımcı oldu. Keşke yazar direkt Senden Önce Ben'in devamını anlatmaktansa Will'in Louisa'dan önceki hayatını anlatsaydı.
Senden Sonra Ben kitabı Senden Önce Ben filmi için heyecanı arttırmak içindi bence. Çünkü ilk kitabın çıkışının üzerinden yaklaşık üç sene kadar geçti. Belki bu biraz sert bir iddia oldu ama kitabı okurken aklımdan geçen tek şey buydu.
Senden Önce Ben'i okuduysanız ve beğendiyseniz okumak için sabırsızlandığınız bir kitap olabilir. Ama satın almadan önce iki kez düşünün derim.
Puanım: 3/5 (Üç puanda Lily ve Will için :') )


DEVRİMİN KIZI
Yazar: Amy Engel
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Goodreads Puanı: 3,96
Sayfa Sayısı: 264
Kurucunun Kızı benim çok beğendiğim kitaplardan birisiydi. İkinci kitap olan Devrimin Kızı içinse çok heyecanlıydım çünkü Kurucunun Kızı gerçekten çok ucu açık bitmişti. Ne olacağını çok fazla merak ediyordum.
Devrimin Kızı'nda Ivy artık çitin dışında ve yaşamaya devam etmek istiyor. Bu yüzden de şehirden uzaklaşıp ilerlemeye başlıyor. Birkaç olaydan sonra kitapta oldukça fazla yer sahibi olan yan karakterlerimiz Caleb ve Ash'le tanışıyor. Caleb ve Ash'i çok sevdim. Özellikle Caleb'ı. Böyle ukala değil de sert bir mizacı var. Ivy'e hemen güvenmiyor ve ona çok olmasa da sert davranıyor. Tabii sonradan buzlar eriyor denebilir.
Kitabın ilerleyen kısımlarında tahmin ettiğim şeyler gerçekleşti. Tahminimce bir olayı Kurucunun Kızı'nı bitiren çoğu kişi tahmin eder.
Devrimin Kızı da Kurucunun Kızı gibi çabuk okunan, sizi yormayan bir kitap. Okurken sonraki sayfada ne olacağını deli gibi merak ettiğiniz bölümlerde var. Özellikle son üç dört bölümü yerimde duramayarak okuduğumu hatırlıyorum. Gerçekten ilk kitaba göre bir tık daha başarılıydı. Bu kitapta yönetim biçiminin, suç işleyenlerin çitin dışına atılmasının ve evlilik kuralının insanları nasıl etkilediğini daha iyi anlıyoruz. Serinin bir distopya oluşunu da bu kitapta daha çok hissedebiliriz. Tabii distopya yönü ne kadar başarılı orası tartışılır.
Kitabın sonunda olan bir şey ise sadece karakterler için mutluluktan ölmenize sebep oluyor. Cidden o son bölümü okurken o kadar mutlu oldum ki! Devrimin Kızını sevmeniz için bir diğer nedense kesinlikle bu.
Kurucunun Kızı ve Devrimin Kızı önerebileceğim kitaplardan. Distopya sevdiğiniz bir türse ve sizi pek yormayacak, romantizmin biraz daha ağır bastığı bir seri arıyorsanız bir göz atın derim.
Puanım: 5/5

Benim Audrey'yi Bulmak, Senden Sonra Ben ve Devrimin Kızı hakkındaki düşüncelerim bu şekildeydi. Siz bu kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz -özellikle Senden Sonra Ben hakkında- yorum atarsanız çok sevinirim.
Başka bir yazıda görüşmek üzere!

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Taç / Kiera Cass Kitap Yorumum

TAÇ
Özgün Adı: The Crown
Yazar: Kiera Cass
Yayınevi: DEX
Goodreads Puanı: 3,84
Sayfa Sayısı: 261
Arka Kapak Yazısı: 
"Eadlyn, Illéa'nın kendi Seçim'ini yapacak ilk prensesi olmuştu ama otuz beş adaydan herhangi birine âşık olmayacağına kesinlikle emindi. Planlarında aşka yer yoktu. Yarışmanın ilk beş haftasını, onları evlerine geri gönderebilmek için günleri sayarak geçirdi.
Ancak sarayda gelişen olaylara bakılırsa, kaderin Eadlyn için başka planları vardı. Eadlyn, annesiyle babasının peri masalına benzer
aşkları gibi bir ask yaşayabileceğinden, üstlendiği yeni görevler dolayısıyla buna fırsat bulabileceğinden emin olmasa da, Eros'un okunu durdurmak mümkün mü?!
İste o an geldi, bir mucize gerçeklesti!
Hem de gökten yağan elmalar eşliğinde…"

***
Herkese yeniden merhaba! Bugün Seçim serisinin -umuyorum ki- son kitabı olan Taç'ın yorumu ile karşınızdayım.
Seçim serisi benim çok sevdiğim serilerden birisi. Kısa sürede okunabilmeleri ve sade anlatımlarıyla reading slumptan kurtulmak için güzel kitaplar. Taç'ı okuyana kadar bu seriyle ilgili kötü bir şey söyleyemezdim. Tamam, Elit kitabında biraz batırmış olabilirdi yazar. Ama Veliaht Prenses'e kadar saçma bir şey yapmamıştı. Saçmadan kastım alt yapısı olmayan, bir anda yapılmış hamleler. Taç da bundan çokça vardı. Bu yüzden eğer seriyi America'nın hikayesi ve Eadlyn'ın hikayesi olarak ikiye bölersek Eadlyn'ın hikayesini pek fazla önermem!
Veliaht Prenses'te, Eadlyn'ı biraz zor bir durumda bırakmıştık. Annesi kalp krizi geçirmişti, ikizi Ahren Fransa'ya kaçmıştı ve Eadlyn hala daha bir Seçim'in ortasındaydı. Taç da ise bu listeye bir de America iyileşene kadar -Maxon onu yalnız bırakamıyor çünkü- ülkeyi onun yönetmesi gerekiyor. 
Eadlyn'ı bu kitapta seçimi bitirmek için biraz daha hevesli -Eadlyn ne kadar hevesli olabilirse tabii- görüyoruz. Adaylarıyla daha çok vakit geçiriyor, onları daha yakından tanıyıp belki daha güçlü şeyler hissedebileceğini düşünüyor.
Eadlyn bütün bunları yaparken de payıma düşen sinir krizi geçirmek oluyor. Veliaht Prenses'te Eadlyn'ı gerçekten çok sevmiştim. Güçlü bir kişiliği vardı bana göre. Ama bu kitapta o kadar nefret ettim ki ondan! Kitapta aklınızın ucundan bile geçmeyecek saçmalıkta şeyleri yaptı resmen.
Kitabı özetlemem gerekirse: ZORLAMA ve SAÇMAydı. Kiera Cass, ters köşe yapmak istemiş ki zaten bunun olacağını daha ilk kitabı bitirdiğimde tahmin etmiştim. Eadlyn elbette herkesin tahmin ettiği adayı seçmeyecekti. Tamam, herkesin istediği adayı seçmedi ama seçtiği adayın da hiçbir oluru yoktu açıkçası. Hiç kimsenin aklına gelmezdi belki ama ilk kitapta o adaya karşı hiçbir şey hissetmezken bir paragrafla ona aşık olduğunu ve ondan başkasıyla mutsuz olacağını düşünmeye başladı Eadlyn. Yani Kiera Cass, dünyanın en saçma ters köşesini yapmaya çalıştı.
Yapmaya çalıştığı daha bir sürü saçma şey vardı açıkçası. Bana göre bir seri yazıyorsanız yapacaklarınızın önceki kitaplarda altyapısını oluşturmalısınız. Böyle altyapısız kitapları okumak da bana zevk vermiyor, yazarın aklına tam o anda gelmiş de öylesine yazmış gibi hissettiriyor. Taç'ta da bundan bolca olması kitabı sevmememe yol açtı.
Kitapla ilgili beğenmediğim bir diğer ayrıntı da betimlemeden çok fazla yoksundu. Bütün Seçim serisinde betimleme eksikliği vardı, kitapları okuyan herkes bu konuda hemfikirdir diye düşünüyorum. Ama ben bu betimleme eksikliğini Taç'ta daha çok gördüm. Aralarda hiç anlatım olmadan bir sayfa diyalog vardı mesela. Kitap sürükleyici olduğu için bunu bir an fark edemiyorsunuz ama sonra şöyle oluyorsunuz 'Bu karakterler konuşurken nasıl tepki veriyor?'
Yine yazmaktan pek mutlu olmadığım ama bunu yapmazsam bu yazının çok düz olacağını düşündüğüm için kısa bir spoilerlı yorum yazıyorum. Kitabın zaten oldukça ince olduğunu ve neredeyse tamamının spoiler sayılabilecek detaylarla dolu olduğunu hatırlatmak isterim; aşağıyı okumak konusunda iki kez düşünün bence, kitabın büyüsünü (!) bozmak istemezsiniz.

*SPOILER*
İlk bir anda meşrutiyeti ilan etmek mi? Bu çok güzel bir ilerleme olsa da ülkeyle ilgili önemli bir kararı Rapor'da bir anda ilan etmesi beni aşırı rahatsız etti. En azından kitabın içinde Eadlyn'ın aklına bu fikir gelebilirdi. Yukarıda bahsettiğim saçma ve altyapısız durumlardan birisi buydu.
Erik mi? Cidden mi? Hani onca adayın arasından aday bile olmayan biri mi? 
Kile'ı seçmeyeceği en başından belliydi. Ama Erik aklımın ucundan geçmezdi. Dayanamayıp kitap yurt dışında çıktığında Goodreads'teki spoilerlı yorumların çoğunu okumuştum. Elbette Erik spoilerını da aldım ve bir hafta kadar kendime gelemedim. Benim için hiçbir oluru yoktu Erik'in. Aday değil çünkü ve Eadlyn ondan hoşlanmadı bile! Taç'ta bir anda Erik'e aşık olduğunu fark etti. Sanırım kitapta bundan daha saçma ve zorlama bir şey yoktu!
August Illéa'ya gelirsek; America'nın hikayesine, August'un hangi kitapta dahil olduğunu açıkçası hatırlamıyorum sanırım Sonsuza Dek'ti ama Elit'te olabilir. Her neyse, August hikayeye dahil olduğundan beri kendisi en sevdiklerim arasına girdi. Bunu nasıl başardı bilmiyorum ama gerçekten çok sevdiğim bir karakter oldu. Hatta onun için de bir novella bekliyordum; hala bekliyorum. Ama Taç'ta kendisi bir anda Maxon'la tartışıp saraydan ayrılıyor. Bu beni çok üzdü ve sinir etti bunu da söylemek istedim.
August Illéa'dan bahsetmişken kısaca oğlu Marid Illéa'dan da bahsedeyim. Kitaba girdiği an kendisini çok sevdim. Hani eğer Erik spoilerını almasam kitabın sonu Marid'le biter diye düşünürdüm. Ama kendisi aşırı kötü bir şey yapıyor. Yine de kendisinden çok fazla nefret etmiyorum. Bence August kadar olmasa da güzel bir karakterdi.
Son olarak minik kelebeğim Kile Woodwork! Kendisi belki de Maxon'ı da geçerek bu serideki en sevdiğim karakter oldu. En sonunda mutlu olması ve hayallerini gerçekleştirmiş olması bu kitaba bir yıldız vermemi sağladı. 
*SPOILER*

Sonuç olarak Taç beklentilerimi karşılamayan, yazım açısından da bana göre pek başarılı olmayan bir kitaptı. Karakterleri sevsem de Kiera Cass, hayatlarını mahvetmek konusunda başarılı bir iş çıkarmış. Sanırım Seçim serisi burada son buldu. Umarım son bulmuştur. Saray hikayelerini çok sevsem de Taç'tan sonra beni kendisine bağlayabileceğini hiç sanmıyorum.
Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Puanım: 1/5! 

11 Ağustos 2016 Perşembe

Diş Teli Sürecim | Neler Yaşıyorum?

Herkese yeniden merhaba! Bugün gerçekten çok farklı bir içerikle karşınızdayım. İlginizi çeker mi çekmez mi bilmiyorum ama bu yazının diş teliyle ilgili bir şeyler aratan kişilerin karşısına çıkmasını ve onlara yardımcı olmasını umuyorum. Ayrıca bu yazıyı belirli aralıklarla -büyük ihtimalle kontrollerden sonra- güncelleyeceğim. Böylece sürecin nasıl işlediği hakkında belki biraz daha fazla bilgi sahibi olabilirsiniz! Hem bu yazı ileride okuyup bu deneyimimde yaşadığım duyguları hatırlamama yardımcı olmuş olacak.
Öncelikle neden tel taktırmak istediğimden bahsedeyim. Benim dişlerim aynaya baktığımda beni üzecek ve belki de dudaklarım kapalı gülmek isteyeceğim kadar çarpık değildi. Sadece alt dişlerimde düzeltilmesi gereken çarpıklıklar vardı ama güldüğümde veya konuştuğumda çok görünmedikleri için sorun etmiyordum. Ama son bir senede ben çenemi kaydırmaya başladım; bir süre sonra da bu kaydırma beni cidden rahatsız etmeye başlamıştı. Çünkü bazen rahatsız edici bir şekilde kitleniyordu dişlerim. Diş hekimimde bu sorunun tel tedavisi ile düzeltilebileceğini söyledi. Ve ben net bir şekilde tel taktırmaya karar verdim.
Araştırma süreci başlamıştı benim için. Google'da, Youtube'da, Instagram'da... Bulduğum her makaleyi ve videoyu izlemeye çalıştım. Neyle karşı karşıya olduğumu, beni neyin beklediğini bilmek iyi bir histi. Telleri taktırmaya gitmeden önceki son akşam bir tek 'ekşi sözlük'te arama yapmadığımı fark ettim. Orada yazılanlar daha gerçekçiydi diyebilirim. Ağrı kısmı, sonraki meşakkatli süreç daha acımasız ama belki de gerçekçi bir üslupla yazılmıştı. Biraz korktuğumu itiraf edeyim ama ben teli taktıracağım diye direttim.

10. 08. 2016
Bugün tel taktırmak için özel bir ortodonti kliniğine gittik. O belki de korkutucu olan dişçi koltuğuna oturdum ve diş hekimim braketleri takmaya başladı. Braketlerin takılmasında hiçbir sıkıntı yoktu. Diş hekimim dişime bir yapıştırıcı sürüyor ve üzerine braketi yapıştırıyordu; acılı hiçbir şey yok yani. Ama sonra lastikler takılmaya başlandı ki dişçi koltuğunda sıkıntılı dakikalar yaşadım. Aslında abartılacak bir şey yok bunda da. Ama bir anda dişlerinizde bir baskı hissetmeye başlıyorsunuz. Daha önce hiç olmamış bir baskı. Ve dişlerinizde aslında orada olmaması gereken metal şeyler var. Oldukça değişik bir his.
Klinikten çıkıp eve geldik. Sıkıntı şuradaydı: dişlerimi birbirinin üzerine bastıramıyordum. Sanki dişlerim sallanıyormuş gibi hissettim. Bu yüzden de akşamki öğünüm çorba ve puding oldu.
Gece yatarken de tıpkı diş hekimimin söylediği ve benim araştırdığım gibi uyuyamadım. Dişlerimde aşırı bir zonklama vardı ve bu uyumamı engelliyordu. Dayanılmaz bir ağrı değil ama yine de o olmasa daha rahat edeceğim büyük bir gerçek. Listemde dinlemediğim müzik, okumadığım fan hikayesi veya izlemediğim bir youtube videosu kalmayana kadar uyanık kaldım diyebilirim! Sonra tabii ki uyudum ama yine de normalde olduğundan geç bir saatte.

11. 08. 2016
Bugün tellere sahip olduğumun biraz daha farkına vardığımı söyleyebilirim. Sanırım birkaç gün daha geçerse onlara daha çok alışacağım.
Hala daha dişlerim hassas ve bir şey ısırdığımda -dudağımı bile- sızlıyorlar. Bu yüzden bugünkü menümde çorba ve puding içeriyor.
Ayrıca bugün akşam değişik bir şey de fark ettim. Ön iki dişimde bir düzelme oluyor gibi hissediyorum; aynaya baktığımda da fark ediliyor. Tabii bu psikolojik de olabilir; yine de düzeldiğini hissetmek beni biraz daha mutlu ediyor. Bu ağrılı sürecin sonunda. teller çıktığında. hepsine değmiş olacağını bilmek dişlerimin acısına tolerans göstermemi sağlıyor.
Diş teli taktırmak isteyenlere, benim gibi daha en başında olanlara da küçük bir öneri: dişlerinizi fırçaladığınızda o masaj etkisi ağrıyı yarım saatliğine de olsa azaltıyor. Bir de şu arayüz fırçası denilen o minik fırçaları da öneriyorum. Az da olsa eski yemek düzenime döndüğümde dişlerin temizlenmesine daha da yardımcı olacaklarını düşünüyorum. Göz atmanızı da öneririm.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

1984 / George Orwell Kitap Yorumum + Çokça Alıntı

BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT

Özgün Adı: Nineteen Eighty-Four 
Yazar: George Orwell
Yayınevi: Can Yayınları
Goodreads Puanı: 4,12
Sayfa Sayısı: 350
Arka Kapak Yazısı:
"George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kabus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgahlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır."
***
Herkese yeniden merhaba! Bugün 'Tüm Zamanlar Favorilerim' listemin başlarında yer alan bir kitapla ilgili yorumlarımı okuyacaksınız.
1984 benim oldukça uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Çok beğenilmesiyle dikkatimi çekse de 1984'le birlikte klasik okumaya başlarım artık diye düşünüyordum. Ama bir türlü gidip alamadım. Kitapçıya her gittiğimde başka bir kitap dikkatimi çekti onu aldım falan. Sonunda geçtiğimiz dönem felsefe dersinde ödev olarak verilene kadar. 1984'le birlikte beş altı kitaplık bir liste vermişti öğretmenimiz ve içlerinden biriyle ilgili ödev hazırlamamız istenmişti; yazarın hayatı, kitabın özeti, yorumumuz ve kendi ütopyamızı içeren bir ödev. Tam olarak bildiğim yerden ve okumak istediğim bir kitabın içinde olduğu bir ödeve sahip olmuştum! Teslim tarihine daha birkaç ay olmasına rağmen kitabı hemen alıp okumaya başladım.
1984’te dünya Okyanusya, Doğu Asya ve Avrasya olmak üzere üç ayrı ülkeden meydana gelmektedir. 1984’te Winston ile beraber Okyanusya’daki yaşamı öğreniyoruz. Ayrıca bu üç devlet, birbirleriyle sürekli bir savaş halindedirler. Hiçbiri diğerinden daha üstün olmadığı için de bu savaş sürekli hale gelmiştir. Tarafların sürekli değiştiği ve kimin kiminle savaşta olduğunun her zaman net olmadığı bir güç savaşı bu.
Konuyla ilgili, daha doğrusu Okyanusya ve oranın düzeniyle ilgili daha fazla şey söylemek istemiyorum. Çünkü Okyanusya'yı kitabı okurken keşfetmek bana göre daha keyifliydi. Her sayfada yeni bir şey öğrenmek, belki de şaşırmak 1984'ü özel kılıyordu. Bu yüzden yoruma geçiyorum.
1984 bir distopya kitabı ve bu tür sanırım kitaplığımda en çok kitaba sahip olan tür. Ama okuduğum hiçbir distopya kitabına benzemiyordu 1984. Yazarın anlatımı, dünyayı oluşturma şekli sebebiyle oldukça farklıydı. Kitabın kapağını kapattığımda kurulan dünya ile ilgili bilmediğim hiçbir şey kalmadığını hissettim. Bu yüzden de 1984 oldukça başarılıydı
1984, okuduğum ilk George Orwell kitabıydı. Yazarın anlatımı sade ve rahat anlaşılırdı. Okurken anlatımla ilgili hiçbir sorunum olmadı. 1984'te sizi öyle upuzun betimlemeler beklemiyor; en azından beni sıkan betimlemelere sahip değildi, rahatsız edici düzeyde değildi. Ama oluşturulan otoritenin anlatıldığı uzu paragraflar olduğunu söylemeliyim. Devletle ilgili hiçbir soru işaretinin kalmaması da işte bu paragraflar sayesinde oluyor. Ayrıca, kitabın içinde hem devlet düzeniyle ilgili hem de hayatın her alanında ilham kaynağı olabilecek çok güzel sözler vardı. Sevdiğim sözlerin altını çize çize,  şu anda kitabın neredeyse yarısının altı çizili.
1984, sadece okuyup kapağı kapatılacak bir kitap değildi. Okuyucuyu okuduğu her sayfada düşündüren ve ister istemez içinde bulunduğu düzen ve otorite ile karşılaştırmalar yaptıran bir kitap. Bu yönüyle de hem okuyucunun ufkunu genişletiyor hem de biraz karamsarlığa sürüklüyor diyebilirim. En azından benim için öyle oldu. Çünkü okuduğum diğer distopyaların hiçbiri 1984 gibi değildi ve nedense olma ihtimali çok düşük senaryoları vardı. Ama 1984 olma ihtimali belki de en yüksek olan distopyalardan birisi. Belki 1984’ün gerçekleşmesi için daha yüzyıllar gerekiyor ama insan doğası düşünüldüğünde 1984’ün çok da imkansız olmadığı anlaşılabilir.
1984’te kitaptan koptuğum ve birkaç gün okumayı bıraktığım bir kısım vardı. Kitabın ikinci kısmında cinsellik bana göre bir tık fazla ön plana çıktı. Bu da ilk kısmı çok dolu dolu ve güzel geçen 1984 için koca bir eksi oldu. Kitaplarda, özellikle 1984 gibi biraz daha ciddi kitaplarda cinselliğin ön plana çıkması benim hoşuma gitmiyor. Kitabı daha basitleştiriyormuş gibi geliyor. Çünkü artık cinsellik günümüzde basılan kitaplarda oldukça ön planda olmaya başladı. O yüzden kitabın ikinci kısmı beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Ama Julia’nın da kitapta olması ve Winston ile ilişkileri bize devletin bir başka yönünü göstermiş oldu. Yani Julia da önemsiz bir karakter değildi. -kendisini ne kadar sevmesem de o kitapta olmasa üçüncü bölüm var olamazdı-
İkinci kısım beni koca bir hayal kırıklığına uğrattıktan sonra üçüncü bölüm finalin iyi olmasını sağladı. Evet, fazlaca korktuğum bir bölüm oldu ama yine de devlet tam olarak kafamda oturmuş oldu. Amaçlarını, insanlara uyguladıkları yöntemleri ve ilk iki kısımda eksik kalan her şeyi üçüncü bölümde okuyucuya anlattılar.
Kitabın sonunu ise kitabı okumaya başladığım andan itibaren tahmin etmiştim. Benim için beklendik bir sondu. Sadece Winston’ı bu sona hazırlayan bazı şeylerde şaşırdım. Ayrıca son kısımda bazı yerlerde çok fazla korktum.
Sonuç olarak 1984 benim favorilerim arasına girdi. Kitabı en kısa zamanda tekrar okumak ve üzerinde daha çok düşünmek istiyorum. Ayrıca George Orwell’ın Türkçeye çevrilmiş diğer kitaplarını da okumak hedeflerim arasında.


ALINTILAR
Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadan da bilinçlenemezler.
Her gün, her saat hayata dört elle sarılmak, gelecekten yoksun olduğunu bile bile günübirlik yaşamayı sürdürmek, tıpkı hava olduğu sürece nefes almayı bırakmamak gibi karşı konulmaz bir içgüdüydü.
Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.
Bugün Okyanusya'da, eski anlamıyla Bilim, yok olmanın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Yenisöylem'de, 'Bilim'i karşılayan tek bir sözcük yoktur. (...) Dahası, teknolojik ilerleme bile, ancak ürünleri insan özgürlüğünün daraltılmasında kullanılabiliyorsa gerçekleşir.  
 Parti'nin iki hedefi, tüm yeryüzünü fethetmek ve her türlü bağımsız düşünme olasılığını tümden yok etmektir. O yüzden, Parti'nin çözmeye çalıştığı iki büyük sorun vardır. Bunlardan biri, bir insanın ne düşündüğünün kendisinden habersiz nasıl okunabileceği; öbürü de, yüz milyonlarca insanın önceden uyarılmadan birkaç saniye içinde nasıl öldürülebileceğidir. 
Biz, sapkınları bize direniyor diye yok etmeyiz; direndikleri sürece asla yok etmeyiz. İnançlarından döndürür, kafalarının içini ele geçirip yeniden biçimlendiririz. İçlerindeki tüm kötülükleri, tüm yanılgıları silip atar, lafta değil, canıgöndülden saflarımıza katılmalarını sağlarız. (...) Eski despotluklar, 'Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın' diye buyuruyordu. Totaliterler, 'Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın' diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara 'Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun' diye bastırıyoruz. 
Puanım: 5/5 

12 Haziran 2016 Pazar

Hayat Kitabı / Deborah Harkness Kitap Yorumum

HAYAT KİTABI
Özgün Adı: The Book of Life
Yazar: Deborah Harkness
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Goodreads Puanı: 4.13
Sayfa Sayısı: 612
Arka Kapak Yazısı:
"SONLAR. BAŞLANGIÇLAR. DEĞİŞİM. GEÇMİŞİN SIRLARINI VE GELECEĞİN ANAHTARINI GİZLEYEN BİR EL YAZMASI. HER ŞEYİN TAM KALBİNDE, ÖLÜMSÜZ BİR AŞK.
Cadı tarihçi Diana Bishop ve vampir bilimci Matthew Clairmont geçmişten günümüze dönünce yeni sorunlar ve eski düşmanlarla karşılaşır. Fransa'da, Matthew'un atalarından kalma evinde tanıdıkları pek çok kişiyle tekrar bir araya gelirler ancak çok önemli bir kişi eksiktir. Geleceklerine dair en büyük tehdit ise henüz açığa çıkmamıştır ve bunun farkına vardıkları an, hızla Ashmole 782 ile kayıp sayfalarını bulma çabalarına gireceklerdir...
Ruhlar üçlemesinin son kitabında Harkness güç ve tutku, aile ve sevgi, geçmişten gelen meseleler ile günümüze yansıyan sonuçlarını derinlemesine inceliyor. Auvergne'in tepelerinden Venedik'in saraylarına uzanan bu macerada Diana ve Matthew, devasa şatolar, üniversite laboratuvarlarında, kadim bilgiler ile modern bilimi kullanarak, sonunda cadıların yüzyıllar önceki keşfini gün ışığına çıkaracak." 
***
Herkese yeniden merhaba! Bugün benim en en en -en- sevdiğim serilerden biri olan Ruhlar üçlemesinin finali olan Hayat Kitabı'nın yorumunu yazıyorum. Ruhlar üçlemesi hiç kuşkusuz her kitabıyla beni derinden etkileyen, bana harika şeyler katan ve her karakterine aşık olduğum bir seri. Üçleme bittiği için çok üzgünüm ama yine de çoğu şeyin bir sonuca varması beni oldukça mutlu ediyor; soru işaretlerim yok oldu en azından.
Diana ve Matthew'u Gecenin Gölgesinde tekrar günümüze döndüklerinde bırakmıştık.  Geçmişte bazı meseleleri az çok halletmiş ve asıl büyük sorunları halletmek üzere günümüze geri dönmüşlerdi ama her şey onların bıraktığı gibi değildi. Kayıpları, bilinmeyen akrabaları ve Philippe'in bir diğer oğlu Baldwin onları beklemektedir.
Konuyla ilgili anlatacak pek fazla şey yok aslında. Diana ve Matthew'un amacı hala aynı; Ashmole 782'yi bulmak.
Yoruma gelirsek:
Kitaba kelimenin tam anlamıyla AŞIK OLDUM! Serinin en harika kitabı Hayat Kitabı'ydı. Bunun hiçbir şekilde sorunların çözülmesi veya aklımda hiçbir soru işareti kalmaması ile alakası yok. Bu tamamen Hayat Kitabı'nda bütün karakterlerin tam olarak oluştuğu, herkesi tanıdığımız ve olaylara iyice hakim olmamızla ilgili. Harkness'ın anlatımının da bu kitapta daha da harika bir hale geldiğini eminim okuyan herkes fark edecektir. Hayat Kitabı ne Gecenin Gölgesi kadar karışık ve yeni karakter dolu ne de Cadıları Keşfi kadar durağan.
Diana artık tam olarak benim hayal ettiğim şekilde. Cadıların Keşfi'ni ilk okumaya başladığımda da Diana'nın aynen bu şekilde güçlü ve kendinden emin bir karakter olacağını biliyordum. Diana hiç kuşkusuz şu ana kadar okuduğum en güçlü kadın karakterdi. Favorim oldu diyebilirim. (Bu yazıda çokça favori karakterim bu diyeceğim.) Diana güçlerini artık daha doğru bir şekilde kullanabiliyor. Büyü konusunda Gecenin Gölgesi'ndeki son gelişmelerle birlikte iyice gelişti.
Matthew'a gelmek istiyorum. Matthew bütün karakterleri dahil ederek söylüyorum ki EN HARİKA KARAKTER! Bu cümleden sonra daha ne diyeyim? Matthew'u daha fazla okumak isterdim ama elimde üç tane 600 küsür sayfalık kitap var; yeterli gelmesini umuyorum.
Matthew'un önceki kitaplarda da çok fazla sevmiştim ama bu kitapta bu kadar çok sevme sebebim hiç kuşkusuz bir bölümde Matthew'un bilim adamı kimliğinin vampir kimliğinin önüne geçmesiydi. Bilimi çok seven birisi olarak kitabın Yale laboratuvarında geçen bölümlerinden çok büyük bir keyif aldım.
Tabii ki Matthew'un favori karakterlerimden biri olmasının tek sebebi harika bir bilim insanı olması değil. Matthew okuduğum en iyi vampir karakter.
Gelelim asıl kısma: GALLOWGLASS! Kitap hiçbir üzüntü içermese de beni öyle bir ağlatmayı başardı ki! Kitabı bitirmemin üzerinden zaman geçmesine rağmen hala daha Gallowglass'ı hatırlayıp hüzünlenirim. Ona ne olduğunu, neler yaptığını, aşık olup olmadığını çok fazla merak ediyorum. Hatta çok sevgili Deborah Harkness'a bu sorularımı cevaplaması adına oldukça feels içerikli ve ana fikri Gallowglass sevgim olan bir mail attım. Hala cevabını bekliyorum. Eğer bir cevap gelmezse de aklımın bir köşesinde Gallowglass için bir fan hikayesi yazmak var.
Gallowglass'ı bu yazıda sadece beni üzen haliyle yazmak istemiyorum. Ruhlar üçlemesinin anlatımın ağır olduğunu diğer iki kitabın yorumunda da belirtmiştim. Elbette Hayat Kitabı da ağır bir anlatıma sahipti. Bu ağır anlatımın içinde Gallowglass'ın yaptığı hafif espriler kitabın havasını oldukça değiştiriyordu. Hatta kitabın en başlarında Matthew'un sağlıkla ilgili bilimsel bir konuşma yapması üzerine de Clermont ailesinin ortada bu kadar tıp diploması olmadan daha eğlenceli olduğunu söylediği bir kısım var. Cidden olayları kavramaya çalışırken Gallowglass sizi de Clermont'ların ağır havasından bir anda çıkartabiliyor.
Kitapta Gecenin Gölgesi'nde tanıdığımız Phoebe karakteri de oldukça ön planda. Phoebe, bildiğiniz üzere Marcus'un sevgilisiydi. Gecenin Gölgesi'nde bir bölüme sahiplerdi ve o bölümü düşündüğümüzde Phoebe'nin naif ve sakin bir karakter olduğunu düşünebiliriz. Ama Hayat Kitabı'nda gerçek Phoebe'yi tanıyoruz.
Phoebe ve Marcus da kitapta az bir kısma sahip olsalar da onların içinde olduğu her bölümde harikalar. Phoebe ve Marcus'a da ne olduğunu, neler yaptıklarını çok ama çok merak ediyorum. Deborah'a attığım mail de bu konuya değinmeden edemedim ama önemli konu Gallowglass, arkadaşlar.
Karakterler hakkında daha çok yazabilirim ama kitabı genel olarak da değerlendirmek istiyorum.
Kitap elbette harikaydı. Az önce bahsettiğim gibi.
Kitabın sonuyla ilgili söylemek istediğim birkaç şey var. Açıkçası okumaya başlarken kafamda şekillendirdiğim daha farklı bir son vardı. Bunun sebebi kitap ilk çıktığında D&R'da son cümlelerini okumuş olmam. Ama hiç de beklediğim gibi olmadı. Son sayfaya kadar beklentilerimden birinin gerçekleşmesini bekledim; olmadı. Kötü mü oldu? Hayır. Bu hali de çok güzel. Aslında Harkness'ın tarzı düşünüldüğünde benim canlandırdığım 'bir sürü ölü karakter' fikrinin gerçekleşmeyeceği belliydi.
Anlatım da diğer kitaplara göre bir tık daha sadeydi. Yine ağır ama özellikle Gecenin Gölgesi düşünüldüğünde Hayat Kitabı oldukça normaldi. Ben neden Gecenin Gölgesi'nin anlatımına taktım hiç bilmiyorum. Sanırım o sıralar küçük bir reading slumpa girdiğim için.
Şimdi daha önceki yorumlarda hiç yapmadığım ve yapmayı da pek uygun bulmadığım bir şeyi yapacağım. Kısa bir spoilerlı yorum yazacağım. Çünkü buna ihtiyacım var. Etrafımda kimse Ruhlar üçlemesini okumadı ve yaşanan olaylarla ilgili duygularımı bir şekilde yazmam gerek. Her neyse, başlayalım.
BURADAN SONRASI FAZLASIYLA SPOILER İÇERMEKTE!

  • Öncelikle, Gallowglass'ın Diana'ya karşı duyguları olduğunu Gecenin Gölgesi'nde anlamıştım. Anladığım andan beri de Gallowglass'ın hayatı için endişelenmiştim. Sonuçta burada Matthew ve onun Diana'ya karşı olan aşkından bahsediyoruz. Şükü.rler olsun ki Gallowglass'a bir şey olmadı. Ayrıca Gallowglass'ın Cora dövmesi yaptırması tam olarak Gallowglass'ın yapacağı bir şeydi.
  • BALDWIN DE CLERMONT! Kendisi bir nevi kitabın kötüsü sayılabilir. Phillippe de Clermont'un oğlu ve Diana'nın kardeşi ve Matthew'u sevmiyor. Ama kendisinden nefret edemedim. Kötü olduğu kadar alaycı bir kişiliği var ve Diana ile sahip oldukları kardeş ilişkisi çok harikaydı. Kardeş ilişkisi dediğime bakmayın, bu ilişkiyi çok fazla göremiyorsunuz ama gördüğünüz o birkaç paragrafla bile oldukça harika. 
  • ASHMOLE 782! Elbette sırrı çözüldü. Ama ne çözülme. Hayal kırıklığına mı uğradım, hoşuma mı gitti bilmiyorum. Sanki Ashmole ile ilgili gerçek oldukça barizdi de ben göremedim. Çünkü Ashmole ile ilgili beklentim o kadar yüksekti ki çok karışık olmayan bir sırrı okuyunca 'ne oluyor be' demeden duramadım.
SPOILER BİTTİ!
Evet sonuç olarak Ruhlar üçlemesi  bitti ve kendimi biraz üzgün hissediyorum. Keşke bir kitap daha olsaydı. Ya da en azından geleceğe dair kısa hikayeler okuma şansımız olsaydı.
Seri bütün kitaplarıyla beraber favorim oldu. Eğer vampirleri, cadıları, iblisleri ve biraz da tarihle bilimi seviyorsanız Ruhlar üçlemesi sizin için en doğru seri. 
Puanım: 5/5!

20 Mayıs 2016 Cuma

Açelya Söğüt's life problems episode 17: Senden Önce Ben | Buralarda Yokken #3

sanırım en efsane fotoğrafları *çıldırınız*
Herkese yeniden merhaba! Bugün biraz sohbet havasında, son zamanlarda yaptıklarımla ilgili bir yazı yazıyorum. Ben bu tarz yazıları yazarken çok eğleniyorum umarım sizler de okurken eğleniyorsunuzdur.
Hayatım çoğunlukla ders çalışarak geçiyor. İlk dönem hiçbir şeymiş, asıl yorucu olan ikinci dönemmiş onu anladım. Bütün konular daha ağırmış gibi. Belki de havaların yavaş yavaş ısınmasının da bunda etkisi vardır. Fazla yaz insanı değilim ve İzmir şu anda tam olarak sıcak değil gibi zamanında olduğu için boğulacak gibiyim. Daha yeni
performans ödevlerini ve projemi teslim edip rahatlayacakken sınav haftam başladı. Gerçekten çok hoş. Keşke biraz dinlenseydim.
Neyse, bu yazıda da amacım sizi okul hayatımla boğmak değil elbette.
Başlıktan da anlayacağınız gibi bu yazının konusunun Senden Önce Ben olmasına karar verdim. Elbette başka bahsetmek istediğim şeyler de var.
Senden Önce Ben, daha popüler olmadan okuduğum kitaplardan birisiydi. Dokuzuncu sınıf başlamadan önce okumuştum ve tek kelimeyle bayılmıştım. Sanırım bir veya iki günde bitmişti ve ne kadar ağladığımı çok net hatırlıyorum. Senden Önce Ben, acı çekmek temalı bir kitap. Daha kitabı okurken realist tarafınız size kitabın sonunu bağırırken fangirl tarafınız nereden geldiği bilinmeyen bir umuda tutunmaya çalışıyor. Sonuç; elbette realist taraf kazanıyor.
Senden Önce Ben'i okuduğum zaman film haklarının satın alındığı duyurulmuştu. O kadar heyecanlanmıştım ki. Çünkü Will'in kim olacağını deli gibi merak ediyordum. En en en sevdiğim erkek karakterlerden birisiydi. Ama film çekimleri, oyuncuların açıklanması falan aşırı derecede geç oldu. Bu durum ise sadece filme karşı olan merakımı daha da arttırdı.


Emilia Clarke'ı ana karakter Louisa Clark olarak görüyoruz ki bu kitaptan uyarlama filmlerdeki en başarılı oyuncu seçimlerinden birisi diyebilirim. Emilia'nın seçildiğini duyduğum anda çok sevinmiştim ve fragmanları izledikten sonra da resmen çıldırdım. Emilia tam anlamıyla Louisa olmuştu diyebilirim.
Sam Claflin ise Will Traynor rolünde. En başta 'Hıı acaba mı?' desem de fragmanlardan sonra aklımda hiçbir şüphe kalmadı diyebilirim. Sam de en az Emilia kadar harika bir iş çıkarmış gibi görünüyor.
Filmi izlemeden bile filmin mükemmel olacağını biliyorum. Yanılma payım olduğunu düşünmüyorum. Fragmanlarda gördüğüm sahneler resmen hayal ettiğim gibi ve beni ağlattılar. En son Harry Potter ve Ölüm Yadigarları Part 2'nin fragmanında hıçkırarak ağladığımı hatırlıyorum. O zamandan beri beni ağlatan fragmanlar olsa da hiçbiri Senden Önce Ben'in fragmanı kadar sarsmadı beni. Ve komik olan ne biliyor musunuz? İlk fragmanda çok fazla duygusal sahne yok! Yani filmin yanında bir hiç kalır.
Yan tarafta gördüğünüz fotoğraf ise beni bitirdi. Daha ne kadar Louisa ve Will olabilirler bilmiyorum. Filmden sağ çıkabilecek miyim onu da bilmiyorum.
Bu arada film, 17 Haziran'da vizyona giriyor. Şaka gibi ama bu yazıyı yazarken teyit etmek amaçlı vizyon tarihine tekrar baktığımda 17'sinde olduğu öğrendim. Şu ana kadar dünyayla aynı anda 3 Haziran'da sinemalarda olacak diye biliyordum. Ağlama vakti. Neden bu filmi bu kadar beklemek zorundayım?
Senden Önce Ben'in fragmanları için; Fragman 1 / Fragman 2
Gelelim başka bir konuya. Son bir haftadır falan beni çok mutlu eden ve güldüren bir hikayeden bahsetmek istiyorum sizlere. Wattpad'de Son Çarem isimli kitap olmuş bir hikaye vardı. Son Çarem'e bayılırdım. O kadar zekice ve klişe olmayan esprilere sahip bir kurgusu var ki anlatamam. İşte ben de Son Çarem tarzı, beni güldürecek tarzda bir hikaye ararken yine aynı yazarın Son Şansım isimli hikayesine denk geldim.
Son Çarem kadar beni güldüren bir hikaye daha olamaz diye düşünüyordum ki Son Şansım beni telefonu elimden bırakıp gülüp öyle devam edecek raddeye getirdi. Kitap olarak elimde olsa post it koymayacağım sayfası kalmazdı herhalde. Komik olma kısmını çıkartsam anlatım tarzı ve bazı ciddi kısımları bana göre aşırı başarılı. Yeni bölümü beklerken açıp eski bölümleri tekrar okuyorum falan. Uzun zamandır Wattpad'de bu kadar bağlandığım bir hikaye olmamıştı.
Son Şansım'ı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.
Son zamanların en önemli filmden bahsetmeden de yazıyı tamamlamak olmaz sanırım. Hangi film mi? Elbette Captain America: Civil War! (Ayrıca #TeamIronMan !)

Çıktığı ilk gün sevgili arkadaşım İlayda ile filme gittik. Kaç aydır beklediğimiz film sürekli üzerinde konuştuğumuz film, sonunda izleyeceğiz falan aşırı heyecanlıyız.
Bizim filmi izleyeceğimiz salon tamamen doluydu ve çoğunluk bizim yaşlardaydı. Belki de bu yüzden bazı sahnelerde insanların verdiği tepkiler sayesinde filmi izlemek bizim için daha eğlenceli oldu. İşte Marvel logosu çıktığında alkışlandı falan, yeni Spider-Man filmiyle ilgili 'Spider-Man izlemekten kanser olduk' diye salondan çıkan insanlar... Çılgın bir salondaydık.
Neyse, filme gelecek olursak. Film EFSANEYDİ. Ciddi anlamda efektler, müzikler, kurgu, oyuncular... Her şey tam beklediğim gibiydi. Güldüğüm sahnelerde çok fazlaydı, duygulandığım sahnelerde. Civil War, Marvel'ın yaptığı en başarılı filmlerden birisiydi bana göre.
Şu anda sınav haftamda olduğum için kitap okuyamıyorum. En son Hayat Kitabı'nı bitirdim ve onun yorumunu en kısa sürede paylaşacağım. Aşırı harika bir kitaptı, hakkında söylemek istediğim çok fazla şey var. Şimdi de sınav haftasının yorgunluğunu alsın ve biraz değişiklik olsun diye kitap fuarından aldığım çizgi romanlardan birini okuyorum; Spider-Man: Yepyeni Bir Gün Cilt 1.
İlk kez çizgi roman okuyan birisi olarak söylüyorum ki çok beğendim. Zaten Spider-Man en sevdiğim süper kahraman diyebilirim. Çizgi roman okumaya onunla başlamam da çok sevmemden.
Bu yazıda bu şekildeydi. Bir sürü konu hakkında bir şeyler yazdım umarım hoşunuza gitmiştir. Siz tıpkı benim gibi Senden Önce Ben'i bekliyor musunuz, Wattpad'de okuduğunuz ve önermek istediğiniz hikayeler var mı, yorumlarınızı bekliyorum. Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Not: İlayda'ya hayatımı özetleyen ve bu yazının başlığı olan cümle için teşekkürler! 

17 Mayıs 2016 Salı

Çevrimiçi Kız Turnede / Zoe Sugg Kitap Yorumum

(Yorumda ilk kitap olan Çevrimiçi Kız'ın sonuna dair spoiler içermektedir. Eğer ilk kitabı okumadıysanız/henüz bitirmediyseniz yorumu okumanızı pek tavsiye etmem!)
ÇEVRİMİÇİ KIZ TURNEDE
Özgün Adı: Girl Online: On Tour
Yazar: Zoe Sugg
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Goodreads Puanı: 4,01
Sayfa Sayısı: 358
Arka Kapak Yazısı:
"Noah, Penny'yi Avrupa turnesine davet etmiştir ve Penny rock tanrısı erkek arkadaşıyla vakit geçirmek için sabırsızlanmaktadır.
Noah'nın sıkışık programı, Penny'yi pek hoş karşılamayan grup arkadaşları ve kıskanç hayranlardan aldığı tehdit mesajlarının arasında Penny turne hayatına uygun olup olmadığını sorgulamaya başlar. Ailesini, en yakın arkadaşını... ve Çevrimiçi Kız blogunu da çok özler.
Penny kendi yaşamı ile yolda sürdürdüğü aşk hayatı arasında denge kurmayı başarabilecek mi, yoksa mükemmel bir yaz tatilinin peşinden koşarken tüm güzellikleri kaçıracak mı?"
***
Herkese yeniden merhaba! Uzun bir aradan sonra bloga yeniden kitap yorumu yazıyor olmak çok güzel!
Çevrimiçi Kız kitabı bazılarının çok sevdiği bazılarının ise sevmediği çok fazla masalsı buldukları bir kitaptı. Ben seven taraftaydım. Anlatımı ağır kitapları okumak benim çok hoşuma gidiyor. Derin bir şeyler okumak her zaman daha zevklidir. Ama bazen yoğunluk içindeyken veya moralimiz bozukken bizi neşelendirecek, kafamızı dağıtacak ve hatta bizi reading slump'tan kurtaracak kitaplar ararız. Ağır konu ve anlatımı olmayan neşeli, sade ama yine de güzel olan kitaplar. Eminim o kitap hemen aklınıza gelmiştir. Benim için bu kitap Çevrimiçi Kız'dı ve şimdi Çevrimiçi Kız Turnede'de bu liste dahil. Çevrimiçi Kız yorumum içinse şuraya tık.
Evet, gelelim ÇK Turnede'ye. İlk kitaptaki o masalsılık devam ediyor. Bu sefer kitabın ilk kısımlarında bu peri masalı havası daha az, ama kitabın son 100 sayfasında falan peri masalı kısmı daha çok artıyor.
ÇK Turnede'de bizi turneye beraber gidecek olan Penny ve Noah bekliyor. Noah artık oldukça popüler ve yaz tatiliyle beraber turnesi başlayacak. Bu sürede de Penny'le ayrı kalmak istemediği için onu da davet ediyor ve Penny bu teklifi kabul ediyor.
#squadgoals
Penny bu turne için çok heyecanlı. Çünkü dünyanın farklı köşelerini Noah'la birlikte keşfetme fırsatı var. Fotoğrafçı kimliği de düşünülürse çok güzel fotoğraflar çekeceğini ve çok harika şeyler yaşayacağını düşünüyor. Ayrıca Penny, Çevrimiçi Kız blogunu inaktif hale getirmiş durumda. Sadece birkaç kişi için görünür olan postlar paylaşıyor. Blog aktif olmasa da Penny hala daha oraya bir şeyler yazdığında rahatlamış hissediyor.
Penny ve Noah'a dönecek olursak; turnenin güzel bir şekilde başlayacağını, Penny'nin hayal ettiği şeyleri az da olsa yapacağını düşünüyoruz çünkü Noah Penny'i çok seviyor ve koskoca bir turnede olsa da ona vakit ayırır. Hayır! Koca bir hayır! Maalesef turne Penny için biraz hayal kırıklığı oluyor. Her neyse detaya inmiyorum!
Penny'nin tek sorunu Noah'nın vaktinin olmaması değil. Ayrıca Noah'nın grup arkadaşı Blake -ki kendisi pembe kapaklı bir kitap için efsane bir bad boy- kendisinden hoşlanmadığını çok güzel bir şekilde ifade etme yeteneğine sahip birisi. Bir de Penny'e tehdit mesajları gönderenler var. Penny için oldukça zor bir turne olduğu doğru.
Konu bu şekilde. Gelelim eğlenceli kısma: Yoruma!
Ben kitabı çok sevdim. Beni eğlendiren ve mutlu eden bir kitap oldu. Zoe'nin üslubunu ilk kitapta da çok sevmiştim. Tıpkı Youtube videolarında olduğu gibi oldukça samimi ve güzeldi.
Penny yine favorim olmaya devam ediyor. Kendisi tam bir her durumda doğru tepkiyi verebilen insan. Noah ona vakit ayırmadığında hemen çıldırmadı ve kafayı yemedi. Pat diye kitabın ilk sayfalarında Penny'nin triplerini okumak istemezdim doğrusu. Ama kendisi gerçekten olgun davranabilen bir karakter ve böyle karakterleri bulmak gerçekten zor arkadaşlar.
Noah ise... Bildiğimiz Noah demeyi çok isterdim. Kitabın ilk kısımlarında öyleydi. Çok tatlıydı, sevimliydi ve Noah'tı işte, ilk kitaptaki Noah. Ama bunu söylemekten nefret etsem de kitabın kapağını kapattığım anda 'Zoe, Noah'a bunu neden yaptı? Noah neden kendisinden nefret etmemi istedi?' diye düşündüm. Emin olun bu hoş değildi. Eğer kitabın ortalarında olan o büyük aptallığı yapmasaydı gerçekten Noah en sevdiğim erkek karakterler listesinde üst sıralardaki yerini koruyabilirdi. Ama üzgünüm Noah, yerini başka başka insanlar kaptı tatlım.
Gelelim Elliot'a. Yahu çok tatlıydı! Penny'le olan arkadaşlıklarını çok seviyorum. Aralarındaki bağ öyle güçlü ve güzel ki... Ayrıca bu kitapta Elliot'un erkek arkadaşı var ve kendileri -ismi Alex- çok sevimliydi. Elliot için en uygun erkek arkadaş diyebilirim.
Kitap gerçekten çok güzeldi. Dediğim gibi beni oldukça rahatlattı ve mutlu etti. Son kısımlarda Elliot'un Penny'e söylediği bir söz çok hoşuma gitti ki söylediğini aşağıda görebilirsiniz.


Ayrıca Penny hala daha bazı panik ataklar geçiriyor ve emin olamadım ama sanrım anksiyetesi de var. İlk kitapta bununla ilgili bir şey hatırlamıyorum, panik atak geçirdiği söyleniyor ama ÇK Turnede'de kalabalığın içinde falan çok kötü olduğu bir kısım vardı, anksiyeteye çok benzer bir şekilde anlatılmıştı. Penny'nin bu sorunuyla ilgili söylediği çok güzel bir söz var ve onu da aşağı da görebilirsiniz. Bu ikisi benim kitap boyunca çok sevdiğim iki alıntı. Normalde yorumlarda kitaptan fotoğrafla alıntı yapmıyorum ama bunlar gerçekten çok güzel ve daha dikkat çekici olması adına bu şekilde paylaşmak daha mantıklı geldi.


Sizler Çevrimiçi Kız ve Çevrimiçi Kız Turnede hakkında neler düşünüyorsunuz? ÇK'yı beğenmiş miydiniz ve ÇK Turnede'yi almayı düşünüyor musunuz? Yorum yazarsanız çok sevinirim. Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Puanım: 5/5

7 Mayıs 2016 Cumartesi

İzmir Kitap Fuarı #2016

Herkese yeniden merhaba! Bugün sizlerle bu seneki İzmir Kitap Fuarı'nda aldıklarımı paylaşacağım. Yazının biraz -hatta bayağı- geç gelmesinin sebebi ise kabul ediyorum benim ihmalkarlığım. Çünkü ben bu ana kadar kitap fuarı ile ilgili bir yazı paylaştığımı düşünüyordum. Tam bir rezillik!
Gelelim fuara! Bu seneki fuar gerçekten çok güzel geçti. Fuara okul arkadaşım İlayda'yla okul çıkışında gittik. Bu sene ikimizde pek fazla çıldırmadan çok istediğimiz kitapları alıp çıkacaktık. İşte sınav senemiz, artık test çözüyoruz zaten kitap okuyamayız falan modunda fuara gittik. Sonuç, 'Ellerim ağrıyor artık eve gidelim!' oldu. Elimizde yetmiş bin torba, Alsancak sokaklarında metroya yürüdük. Ama değdi mi, ziyadesiyle değdi. Çok güzel kitaplarımız oldu.
İlk olarak fuara girdiğim anda aldığım Hayat Kitabı ile başlamak istiyorum. Blogumu takip edenler, postları okuyanlar bilirler ki en sevdiğim serilerden birisi -hatta en sevdiğim seri bile olabilir- Ruhlar Üçlemesidir. Cadıların Keşfi ve Gecenin Gölgesi beni çok fazla etkilemişti (Yorumlarına blogdan ulaşabilirsiniz!) Üçüncü kitabı okumak için sabırsızlanıyordum ama bir türlü kitabı alamadım.
İnternetten sipariş edeceğim zaman stok dışı oldu. D&R veya kitapçılara gittiğimde kalmamıştı falan. En sonunda 'kitap fuarından alayım ya zaten yaklaştı' diyerek arama çalışmalarıma son verdim. Neyse, ben Hayat Kitabı'nı okudum bitirdim, arkadaşlar. Hatta bugün bilgisayar başına onun yorumunu yazmak için oturmuştum. Kitap mükemmeldi. Hani daha başka bir final olabilir miydi? Gümbür gümbür olurdu ama Harkness'ın diğer kitaplarda sergilediği anlatım ve duruş düşünülürse, yazabileceği en iyi finali yazmış diyebilirim.
Pegasus'tan aldıklarımla devam edelim; Çevrimiçi Kız Turnede! Çevrimiçi Kız'ı çok fazla seviyordum. Hani aşırı tatlı bir hikaye ve sizi alıp bambaşka diyarlara götürüyor. Günümüz peri masalı denebilir. İkinci kitapta ilkinden farksız değildi. Aynı masal devam ediyordu. Evet, ben Çevrimiçi Kız Turnede'yi de bitirdim.
Çevrimiçi Kız'ın yorumunu da en kısa zamanda paylaşacağım ama şunu söylemeden bitirmeyeyim ilk kitabı orta derecede bile sevdiyseniz bence ÇK Turnede'den uzak durun. Kitabın büyük hayranlarından değilseniz ÇK Turnede olanlar size biraz fazla masal gelebilir ve hoşunuza gitmez diye düşünüyorum.
Aldığım bir diğer kitap ise Şebnem Burcuoğlu'ndan Şekerfare. Ben, Kocan Kadar Konuş'un her iki kitabına da bayılan bir insanım. Şebnem Burcuoğlu'nun anlatım tarzını, komik üslubunu çok seviyorum. Şekerfare'nin konusunu okuduğumda da yine Kocan Kadar Konuş gibi hoşuma giden ve beni güldüren bir kitap olacağını düşündüm. Şekerfare'nin de birazını okudum ama kitap henüz bitmedi. Yine de ilk sayfalarında da beni güldüren bir kitap oldu diyebilirim.
Ve fuardaki belki de en iyi indirime sahip yayınevine geliyoruz! Parodi Yayınları! Parodi'den Ateş Çemberi ve Karanlığın İçinden'i aldım. Aslında amacım Ateş Çemberini almaktı çünkü ben daha Buz Kapanını bile okumadım. Ama Parodi yayınlarında benimle ilgilenen bir kadın vardı ve çok tatlıydı. Karanlığın İçinden'den bahsederken feels geçirdi diyebilirim. Elbette böyle feels geçirilecek bir kitap olduğunu anlayınca Karanlığın İçinden'i bırakıp dönemezdim!
Bu arada hangi seriden bahsettiğimi anlamadıysanız hemen açıklayayım; Karanlık Zihinler'den bahsediyorum! Karanlık Zihinler, Buz Kapanı ve Ateş Çemberi serinin üç kitabı ve Karanlığın İçinden'de yazarın yazdığı öykülerden oluşuyor. Ben fuarla birlikte seriyi tamamlamış oldum. Ama hala daha Buz Kapanını okumadım. Bu konuda kendime ziyadesiyle kızıyorum.

Ve fuarın yıldızlarına gelelim; çizgi romanlar *alkış sesleri*! Ciddi anlamda hiçbir şekilde çizgi roman alacağımı düşünmüyordum. Hiç böyle bir planım yoktu. Ama İlayda'yla birlikte kendimizi bir anda Gerekli Şeyler ve Marmara Çizgi stantlarında bulduk. Ve ben fuardan hiç planlamadığım bir şekilde iki çizgi romanla çıktım.
Şunu söylemem gerekiyor ki Marmara Çizgi bana hayatımın en eğlenceli ve komik anlarını yaşattı. Hani yorgunluktan ölüyoruz, fuar sıcak, elimizde yetmiş bin torba ama orada yarım saate yakın ayakta durup oradaki insanlarla konuşmak ve eğlenmek paha biçilemezdi. Gerçekten çok güzeldi, bunu eklemezsem çok eksik bir yazı olurdu.

Bütün süper kahramanları dahil ederek söylüyorum ki hiçbirini Spider-Man kadar sevmiyorum. Yani net bir şekilde çocukluğum Spider-Man ile geçti ve inanılmaz seviyorum. Andrew Garfield'ın Spider-Man olarak iki tane filminin olması ise benim için zirveydi diyebilirim. Tobey Maguire zaten efsane hani onun için söyleyecek bir şeyim yok. Ama... Yeni Spider-Man Tom Holland oldu ve açıkçası pek sevinememiştim, ilk duyduğumda. Çünkü Andrew benim için zirveydi ve ondan bu kadar erken ayrılmak pek sevindirici değil. Ama dün Civil War'a gittik. Tom Holland efsaneydi! Bütün ön yargılarımı yıktı. Kendini çok sevdirdi. Ve bir sonraki Spider-Man filmi için sabırsızlandırdı. (Civil War hakkında bir şey söylemek istemiyorum çünkü konuşmaya başlarsam asla susamam ve sanırım kimse Civil War'u spoilerlı izlemek istemez. Ama şunu bilin ki EFSANEYDİ!)
Benim aldığım kitaplar bu kadar. Bir de üç dört tane test kitabı aldım. YGS-LYS'ye hazırlanmak böyle bir şey işte. Aklınız her zaman test kitabı satan stantlarda oluyor.
Evet, bu yazıyı sonunda yazıp, yayınlamak beni o kadar mutlu ediyor ki anlatamam. Yaşasın!
Kitap yorumlarım ve başka içerikler için takip etmeyi unutmayın lütfen! Başka bir yazıda görüşmek üzere!

3 Mart 2016 Perşembe

Veliaht Prenses / Kiera Cass Kitap Yorumum

(Kitap, Selection serisinin son kitabı olan Sonsuza Dek'in sonuyla ilgili spoiler içerir. Eğer Sonsuza Dek'i okumadıysanız, kitabın sonuyla ilgili spoiler almamanız için, kitabın arka kapağını bile okumamanızı öneririm!)
VELİAHT PRENSES
Özgün Adı: The Heir
Yazarı: Kiera Cass
Yayınevi: DEX
Goodreads Puanı: 3.90
Sayfa Sayısı: 341
Ara Kapak Yazısı:
"Prenses Eadlyn, annesiyle babasının peri masalına benzeyen aşk hikayesini dinleyerek büyüdü.
Ancak kendisinin bu peri masalını tekrarlamaya pek niyeti yoktu.
Ne yazık ki, ülkede büyük bir kaos yaşanmaya başlayınca, bir prenses düğünüyle halk sakinleştirilmek istendi. Ve piyango, tahtın varisi büyük çocuk olan Eadlyn'a vurdu!
Seçim kaçınılmaz olunca, Eadlyn otuz beş adayı saraya davet etmeye mecbur kaldı. Annesi America da Prens Maxon'un kalbini yirmi yıl önce böyle bir Seçim'de kazanmıştı.
Tüm ülkenin sorumluluğunu alacak, geleceğin kraliçesi Eadlyn kolay kolay pes etmeyecekti."
***
Herkese yeniden merhaba! Bloga yazı yazmayı gerçekten çok özlemişim doğrusu. Umarım sizler de blogda yeni bir şeyler görmekten memnunsunuzdur. Uzun bir süredir ne doğru düzgün kitap okuyabildim ne de blogla ilgilenebildim; bunun nedeni yaşadığım bazı üzücü olaylar ve okulumun yoğunluğuydu.
Şimdi, bugünkü konumuza gelirsek; Veliaht Prenses! Ben Selection serisinin büyük bir hayranıyım. Seriyi gerçekten çok fazla seviyorum. Tekrar  okuduğum her an, ilk okuduğumdaki zevki ve heyecanı yaşadığım yegane serilerden. Eğer bu seriyi ve yorumumu merak ediyorsanız; Beni SeçElitSonsuza Dek. İsimlerin üzerine tıklayarak, yorumlarımı okuyabilirsiniz.
Veliaht Prenses, yazar kitabın haberini verdiğinden beri çok fazla merak ettiğim ve okumak için sabırsızlandığım bir kitaptı. Anlayacağınız beklentim zirvede ve bu beklentim harika bir şekilde karşılandı.
İlk olarak, kitabın konusundan bahsedeyim. America ve Maxon'ın ikiz çocuklarından biri olan Eadlyn'ın bakış açısından anlatılıyor kitap. Eadlyn, ikiz kardeşi Ahren'dan (aka dünyanın en harika prensi) tam yedi dakika büyük ve bu yedi dakika onu geleceğin kraliçesi yapıyor. Kitap, halkın bazı konularla ilgili başkaldırması ve ülkedeki sorunların artmasıyla başlıyor ve bir çözüm üretene kadar halkın dikkatinin başka yöne çekilmesine karar veriliyor. Bu da Eadlyn'ın kendine uygun bir eş bulması amacıyla bir Seçim düzenlenmesiyle sağlanacaktır. Tabii bu Seçim, Maxon'ın seçimi gibi olmayacak çünkü Eadlyn bu seçime hiçbir şekilde sıcak bakmıyor; yalnıza ailesinin ısrarı ve ülkesinin durumu için kabul ediyor.
Konu, Eadlyn'ın seçime olan isteksizliğinden gelişiyor. Seçime beklemediği birileri ve umduğunun dışında onu biraz olsun etkileyen -yine de bir eş olarak kimse Eadlyn'ı tam olarak etkileyemiyor- adaylar Saraya geliyor.
"Cesur olurken feminen de olabilirsin. Önderlik ederken çiçekleri de sevebilirsin."
İlk olarak kitabı bu kadar beğenmemin sebebi hiç kuşkusuz Eadlyn'in feminen tavırları. Ülkesini yönetmek için bir erkeğe ihtiyaç duymayışı da bana göre onun gerçek bir kraliçe olduğunu gösteren bir özellik. Ancak her karakterde olduğu gibi Eadlyn'ın da hoşuma gitmeyen tavırları oldu çünkü Eadlyn, hiç kuşkusuz oldukça kibirli birisi. Kitabı okumadan önce Eadlyn'ın şımarık bir karakter olacağını tahmin ediyordum ama bu kadar ukala ve kibirli olacağını tahmin etmezdim. Bu kibirli ve ukala tavrını ilk olarak Seçim'e katılan erkeklerden birisiyle konuşurken net bir şekilde görebilirsiniz. Aday, ona eskiden ailesinin İki olduğunu ve bunun gayet etkileyici olduğunu düşündüğünü söylüyor. Eadlyn ise eskiden Bir olan bir babaya sahip olmak kadar etkileyici olmadığını söylüyor. İlk okuduğumda oldukça güldüğümü hatırlıyorum.
Eadlyn'ı geçip diğer favorime gelirsek; Prens Ahren! Yahu America ve Maxon'ın oğlundan bahsediyoruz zaten harika olmama gibi bir şansı yok ama bu kadar olmaz. O kadar çok sevdim ki nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Bir kere Ahren dünyanın en harika erkek kardeşi olabilir. Eadlyn ile olan konuşmaları ve tavrı oldukça tatlıydı. Ayrıca Ahren, fotoğraf çekmeyi çok seven bir karakter ve bu onu daha da harika bir karakter yapıyor. Ahren, hayatınızda olmasını isteyeceğiniz türden birisi. Hem çok harika bir yakın arkadaş olabilir hem de harika bir aşık!
*çıldırmak temalı bir fanart*
Ve geldik adının geçtiği her sayfada çıldırdığım, Eadlyn ile çılgınlar gibi shiplediğim beyefendiye; Kile! Eğer kitap hakkında kısa bir araştırma yaptıysanız veya Eadlyn için saraya gelecek olan kişilerin isimlerine baktıysanız Kile'ı biliyorsunuzdur ama ben burada soyadını söylemek istemiyorum, büyüsü bozulmasın. Kile yüzünden Seçim'de bulunan diğer hiç kimseye bir şans veremedim, öncelikle bunu söyleyeyim. (çünkü Kile mükemmel) Eadlyn kimle görüşse, 'Kile ile görüşür müsün artık!' diye kendi kendime çıldırıyordum. Kile'ın mimarlığa çok büyük bir ilgisi var ve bu konu hakkında Eadlyn ile konuştukları bir bölüm var. Orada Kile benim için zirveye ulaştı diyebilirim. Mimarlığa çok büyük bir ilgim olmasa bile Kile bundan bahsederken sanki yanında Eadlyn yokmuş da ben varmışım gibi hissetmiştim, bu yüzden de o bölüm benim için çok özel. Kile'ın Ahren ile yarışacak bir harikalığı var ama Ahren prens olduğu için tabii ki zirvede!
America ve Maxon'a gelirsek... Şimdi, Sonsuza Dek'in sonunda bıraktığımız America ve Maxon'ı alıp çocuklarının olduğu yıllara götürün; ikisinde de hiçbir değişiklik yok. Sonsuza Dek'te bıraktığımız o aşık çift, yıllar sonra bile hala aynı. Biraz daha olgunlar tabii. Ama yine de okurken kendi Seçimleri sırasında başlarına gelen olaylar gözünüzün önünden geçmiyor değil.
America & Maxon
Karakterler yukarıda bahsettiğim gibi mükemmeldi. Sevmediğim bir karakter olmadı. Olay örgüsü olması gerektiği gibiydi. Klasik bir Kiera Cass kitabı olduğunu söyleyemem bence anlatım açısından diğer kitaplara göre birkaç tık üsteydi. Eadlyn'ın düşünce tarzı okuyucuya çok iyi geçiyordu diyebilirim.
Sonuç olarak Veliaht Prenses benim için çok güzel bir kitaptı. İkinci kitap olan The Crown için sabırsızlanıyorum. The Crown, Eadlyn'ın hikayesinin finali olacak ve benim hiçbir tahminim yok. Çok farklı şeyler  olacakmış gibi hissediyorum ama umarım olmaz ve Kile'ı seçer! Kile'ı seçmezse sıkıntı aşırı büyük. Eğer bundan önceki üç kitabı okuduysanız ve beğendiyseniz Veliaht Prenses'i beğenmemeniz için hiçbir sebep yok.
Kitabı okuduysanız yorumlar kısmında benimle yorumlarınızı paylaşırsanız çok sevinirim. Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Veliaht Prenses için puanım; 5/5!

POPULAR POSTS