, , , ,

2017 | Son Bir Bakış | Kitaplar, Filmler!

Herkese yılın son günlerinden merhaba! Bugün 2017'de neler okuduğumdan, neler izlediğimden bahsedeceğim.
2017'nin başında Goodreads'te kendime 36 kitaplık bir okuma hedefi koymuştum. Yazın okuma tempomu arttırsam da elbette yılın başında ve sonlarında kitap okuyamadığım için bu hedefi tamamlayamadım. 2017 kitap sayım ne yazık ki 16. Ama diğer yılları düşündüğümde bu yıl sayı az olsa da içerik olarak çok iyi geçti. Şimdi karışık bir sırayla, küçük gruplar halinde bu kitaplardan bahsedeceğim. Ayrıca bahsettiğim her kitabın eğer blogda yorumu varsa, linklerini yazının en sonuna bırakmış olacağım. 
2017 benim için biraz yeniden okumalarla geçti diyebilirim. Yaz sonuna doğru Cadıların Keşfi dizisinini castı yayınlanmaya başladığında dizi için olan heyecanımı atmak için seriyi yeni baştan okumuştum. Sanırım blogda en çok önerdiğim serilerden birisi bu seri. Çünkü boş bir fantastik kitap gözüyle bakamıyorum bu kitaplara. Tarih ve bilimi çok güzel bir şekilde harmanlayarak sunuyor yazar bize. Bu kitapları sevmemin bir diğer büyük nedeni de karakter gelişimlerinin çok güzel bir yazılmış olması. Özellikle ana karakter Diana'nın ilk kitaptan son kitaba kadar geçirdiği değişim hayranlık uyandırıcı.
Elbette bu senenin bir diğer yeniden okuması Harry Potter'dı ancak bu sene son kitaba kadar okuyamadım. Çok fazla bahsetmek istemiyorum. En sevdiğim serilerden birisi, yeri apayrı. Bende uyandırdığı hisler, kaç kez okursam okuyayım değişmeyecek.
Bu senenin favorilerinden biri de hiç kuşkusuz okuduğum Stefan Zweig kitaplarıydı. Stefan Zweig bu sene ülkemizde gerçekten popüler bir yazar haline geldi. Kitaplarının çoğu kitapçıların çok satan raflarında üst sıralardaydı. Bu sene yalnızca dört kitabını okudum: Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, Olağanüstü Bir Gece ve Satranç. Her biri çok bayıldığım kitaplardı. Ama kişisel favorilerim Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ve Satranç oldu. İkisi de birer şaheser. Hala altını çizdiğim yerleri dönüp okuyorum ve bir kez daha hayran kalıyorum. Özellikle Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, okuduğum en iyi yazılmış kitaplardan birisiydi. 2018 için en önemli hedeflerimden birisi okuyabildiğim kadar Stefan Zweig kitabı okumak.
2017'de çok fazla okumadığım bir tür olan romantik kitaplardan okudum. Tek romantizm okumayı sevmeyen bir okurum ben. Yanında biraz fantastik biraz aksiyon seviyorum. Tek başına olduğunda beni biraz sıkıyor. Ama bahsettiğim kitaplar güzel betimlemeleri ve yazarın güzel üslubuyla kendilerini okutmayı, beğendirtmeyi başardılar. Bahsettiğim kitaplar Burcu Büyükyıldız'dan Cezayir Menekşesi ve Çilek Mevsimi. Blogda yazısı var bu kitapların. Ama özetlemem gerekirse romantik kitapları seviyorsanız Cezayir Menekşesi'ne mutlaka göz atın. Çilek Mevsimi biraz bekleyebilir.
Geldik benim guilty pleasure'ım olan bir serinin tahminimce son kitabına: Çevrimiçi Kız Solo. Bu seri tam olarak peri masalı. Ama bazen peri masalı okumak ve her şeyin çözüldüğünü görmek insana iyi hissettiriyor. ÇK Solo kitap okuyamadığım bir dönemde bana yeniden kitap okumanın dünyasını açmıştı. Serinin her kitabı bir şekilde bunu yapmıştı aslında. Sevdiğim serilerden birisi. Başka bir kitabı çıkacak mı bilmiyorum ama çıkmasına asla hayır demem.
2017'de çok uzun zamandır okumak istediğim bir seriye başlama fırsatı buldum. Kemikler Şehri. Yaklaşık iki yıldır falan kitaplığımda olan bir kitaptı ancak bir türlü elim gitmemişti. Bu yaz sonraki iki kitabını da alınca artık okumam gerek diye düşünüp ilk kitabı okudum. Güzel bir seri başlangıcıydı ancak ikinci kitap biraz yanlış bir zamana gelince seriye devam edemedim. 2018'de bitmesi gereken arasında bu Ölümcül Oyuncaklar serisi de var.
2017'de bir tane de şiir kitabı okuma şansım oldu. Goodreads'te yorumlarına çok fazla denk geldiğim ve çok övülen bir kitabı okudum. Beğeneceğimden emin olduğum bir kitap seçmek istedim çünkü bu türü daha önce okumadım ve şiir kitapları okumaya devam etmek istiyordum. Bahsettiğim kitap Murathan Mungan'ın Yaz Geçer kitabı. Çok beğendiğim bir kitap oldu. Karşılaştırabileceğim başka bir kitap olmadığı için tam olarak ne demem gerektiğinden emin değilim. Şiir kitaplarını seviyorsanız zaten okumuşsunuzdur ancak benim gibi okumaya başlamak istiyorsanız göz atmanızı önerdiğim kitaplardan birisi.
En güzeli en sona sakladım. Benim için bu senenin 'kitap olayı' hiç kuşkusuz Dikenler ve Güller Sarayı serisi oldu; daha doğrusu direkt Sis ve Öfke Sarayı. Sis ve Öfke Sarayı direkt en sevdiğim kitap. Ne diyeceğimi gerçekten bilmiyorum. Hala okuyup duruyorum. Canım sıkıldığında falan açıp 54. Bölümü okuyup kitabı geri kitaplığa bırakıyorum. Bir fantastik kitapta aradığım her şeyi buldum diyebilirim. Son kitap 2017 bitmeden çıkacak denmişti ama bugün öğrendiğim üzere 2018'in Şubat ayında çıkacakmış. Kasım sonunda ingilizce baskısını alacakken 'Türkçesi çıkacak zaten yakında onu alırım' deyip almamıştım. Keşke alsaymışım. Meraktan ölüyorum son kitap için ve spoiler almaktan aşırı derecede korkuyorum. Bence bu seriyi bu kadar sevmemin ikinci nedeni falan sıfır spoilerla okumam. Hani bu seriyi okurken konusuna bile çok hakim değildim. O yüzden son kitabı da bu şekilde okumayı istiyorum ama şubata kadar bu beni zorlayacak çünkü her gün tumblr ve we heart it'te seriyi aratıp yorum falan okuyorum. Bu ara bu kadar kez son kitap dedim ama birkaç kitap daha çıkacak bu seriye dahil. Ama bildiğim kadarıyla onlar yan kitap tarzı olacakmış. Ne ile ilgili çıkacağı pek de önemli değil çünkü bu dünyayla ilgili -hayır, yalnızca Gece Sarayı ile ilgili- her şeyi okuyabilirim. 2018 için bu seriyi tamamlamayı ve Sarah J. Maas'ın diğer bir serisi olan Cam Şato'yu okumayı çok istiyorum.
Kitaplar bu şekildeydi birkaç tane de diziden ve filmden bahsetmek istiyorum.
Çok fazla dizi izlediğim söylenemez. Zaten kitapta olduğu için dizi ve filmde de hep kesin beğeneceğim şeyleri izliyorum. Çok fazla beğenmediğim dizi olmadı açıkçası.
Friends'i bitirmem sanırım bu senenin benim için 'dizi olayı' oldu. Bitirebileceğimi hiç düşünmemiştim. Sonuçta 10 sezon ve her sezon ortalama 23 bölüm. Tamam dakika olarak kısa ama ben çabuk sıkılan ve bir diziyi bitirmeden diğerini geçemeyen bir insanım. Ama Friends bitti ve çok kolay bitti benim için. Bitireli iki hafta falan oldu ama her karakteri deli gibi özledim. Youtube'dan bölüm videolarını izlesem de yeni bir şeyler olmadığı için çok fazla tatmin etmiyor açıkçası. 10. sezonun 18 bölüm olmasına da apayrı sinirliyim. Chandler'ın nasıl bir baba olduğunu göremememiş olmamaz bence büyük haksızlık ya da Rachel ve Ross için sonrasında neler olduğunu. Ve tabii ki Joey'nin hayatı nasıl devam etti? Bazı soruların cevaplarını alamasak da bence en iyi dizilerden birisiydi. İzlediğim için gerçekten çok mutluyum.
Dizi olarak The Crown'dan bahsetmiyorum, yeterinci uzun bir yazısını birkaç gün önce paylaştım. Tıklayarak The Crown yazısına gidebilirsiniz.


Film olaraksa 2017'de çıkanlar içinde çoğu kişinin söylediği gibi Wonder Woman benim için en iyilerdendi. İzlediğim en iyi anlatılmış süper kahraman filmlerinden birisiydi.
2017'de çıkmayan ama benim bu sene izlediğim film olaraksa Jackie'i söylemek istiyorum. Natalie Portman en sevdiğim oyuncu olabilir. Hala daha bu filmle Oscar alamadığı için üzülürüm. Jackie'de de çok başarılı bir iş çıkartmıştı. Black Swan'ı da bu sene izledim ancak Jackie bir şekilde beni daha çok etkiledi diyebilirim. Tarihi şeyler sanırım beni hep daha fazla etkiliyor.


Bir tane de Türk filmi önermek istiyorum. 2017'nin sonlarına doğru çıktı ama bence damgasını gerçekten iyi vurdu. Aile Arasında'dan bahsediyorum. Daha izleyeli bir buçuk falan oldu. İzlediğim en iyi Türk komedi filmlerinden birisiydi. Güzel bir mesajı da vardı. Daha ne kadar vizyonda kalır bilmiyorum ama eğer hala izlemediyseniz vizyondan kalkmadan önce bir şans vermelisiniz.
Unutmadan bu senenin belki de Türk sineması için olay olan filmine de kısaca değinmek istiyorum: Ayla. Daha fragmanlarını izlediğimde bile gözlerim dolmuştu. Filmi izlediğimde çok fazla ağlayacağımı biliyordum. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Ama bunun ötesinde film gerçekten çok kaliteliydi. Oscar adaylığı alamamasına gerçekten çok üzüldüm. Kazanma şansı çok yüksek değildi ama en azından adaylık almasını umuyordum. Yine de tarihimizde böyle bir hikayenin olduğunu bilmek benim önemliydi ve bunu bir filmle kalıcı hale getirip daha fazla insana anlatmak Ayla'nın en önemli başarısı.

2018 için şu an en merak ettiğim film ise Margot Robbie'nin I, Tonya filmi. Bildiğim kadarıyla yurtdışında vizyona girdi ancak ülkemizde henüz girmedi. Giriş tarihini bilmiyorum ama umarım girer çünkü filmleri sinemada izlemeye bayılıyorum. Margot Robbie'nin de bu filmde harika bir iş çıkardığını hem fragmandan hem de şu ana kadar aldığı bir sürü ödülden anlayabilirsiniz. Oscar alacak diye yorumlar okusum da filmi izlemeden bu konuda heyecanlanmak istemiyorum. Margot Robbie çok sevdiğim oyunculardan birisi ve Oscar almasını çok fazla isterim.
2017'ye 'fangirl' tarafımdan bakış bu şekildeydi. Daha bir sürü film izledim ama düşündüğümde aklıma neredeyse hiç gelmedi. Yazı yazarken her şey siliniyor denebilir.
Sizlerin 2017 için favorileri nelerdi? Yorumlara yazarsanız çok sevinirim. Herkese tam da hayalini kurduğu gibi bir yıl geçirmesini diliyorum! Başka bir yazıdan görüşmek üzere!
Yazıda bahsettiğim kitapların yorum linkleri. Üstlerine tıklayarak okuyabilirsiniz.



Share:
Read More
, ,

The Crown 2. Sezon Bölüm Yorumlarım

Herkese yeniden merhaba! Bugün sizlerle Netflix'in oldukça meşhur dizilerinden biri olan The Crown'un ikinci sezonu hakkında konuşacağız.
Geçen sene aralık ayında ilk sezonuyla harika bir başarı yakalamıştı The Crown. Oyuncu kadrosunun karakterlerin bütün duygularını bize hissettirmesiydi belki de bu başarının kaynağı. John Lithgow'un Winston Churchill'i adeta yaşaması, Claire Foy'un Kraliçe'ye olan fiziksel benzerliği ve Kraliçe olmanın zorluklarını yaşayan genç bir kadının ruhsal durumunu bakışlarıyla bize anlatabilmesi... The Crown'u başarılı kılan birçok unsur vardı bana göre. Tarihi bir dizide görmeyi beklediğim her şey bir dizide toplanmıştı ve ilgilendiği dönemde ilgimi çekmeye yetmişti. İlk sezon yer yer durağan bölümlere sahip olsa da birçok bölümü ve sahnesi aklıma geldikçe hayranlığım hala artıyor.
İkinci sezon için şahsen beklentim çok yüksekti. Dizi birçok ödüle layık görülmüştü ve izleyici gerçekten çok beğenmişti. Bu motivasyonla harika bir sezon çıkartacaklarından emindim. Ama ben bile bu kadarını tahmin etmemiştim. İlk fragmanı izlediğimde 8 Aralık için gerçekten çok fazla heyecanlanmıştım. Kraliçe'nin artık daha olgun olması, görevini yerine getirmesinde ona kolaylıklar sağlarken, kocası, kız kardeşi ve değişen dünyaya ayak uydurabilmesi onu hala zorluyordu.
8 Aralık geldi, sezon Netflix'te izleyiciye açıldı ve hemen izlemeye başladım. Sezonu bitirmem aslında en fazla üç günümü alacaktı eğer ilk gün izlediğim tempoda izlemeye devam etseydim. Ama biraz daha sindirerek izlemek istedim. Bu yüzden de sezon birkaç gün önce bitti. Ama sekizinci bölümü sanırım üç veya dört kez izledim.
İlk üç bölüm enfesti. Bölümler genel anlamda Elizabeth ve Philip için harika bir kırılma noktasıydı. Bir şekilde yine bize tacı takmanın bir lütuf değil büyük bir lanet olduğunu gösterdiler denebilir. Kraliçelik görevinin her zaman ilk sırada önem taşımak zorunda olduğunu, tıpkı ilk sezonda söylendiği gibi anlattılar diyebilirim.
Dördüncü bölüm, Prenses Margaret odaklıydı. Kraliyet ailesinde olmanın zorluğunu en çok yaşayan kişi olarak izledik ilk sezondan beri. Bu durum elbette bu sezonda da değişmedi. Ancak kendisini heyecanlandıran, ona asla prenses gibi davranmayan bir adamın hayatına girişini izledik: Anthony Armstrong-Jones. Dördüncü bölümde, ilk tanışmaları ve Prenses'in doğum günü fotoğrafının çekilme sahnesi gerçekten güzeldi. Ancak ikilinin ilişkisinin ağırlıklı olarak anlatıldığı diğer bir bölüm olan yedinci bölümde ilişkilerinin bize anlatılan Margaret düşünüldüğünde onun için mükemmel olmadığını hissettirdi bana. Margaret'ın yalnızca evlenmiş olmak için bu yola girdiği ve Tony'nin de kendi çıkarlarını gözettiği aşikardı. Yine de oynayan oyuncuların kimyası düşünüldüğünde sahnelerini izlemek güzeldi.


Sezonun bana göre en iyi bölümüne geldik: beşinci bölüm. Kraliçe'nin yaptığı duyarsız bir konuşma üzerine yazılan bir eleştirinin hem halkta hem de Kraliçe'de ve Saray'da yarattığı etkiyi izledik. Bu bölüm neden en iyi bölümdü çünkü iki sezon dahil olmak üzere Elizabeth'in Kraliçe olarak rolünü ve dışardan görüldüğü kadarıyla kişiliğini oldukça iyi anlattıkları bir bölümdü. Monarşinin halkta yaratmasını istedikleri etkinin artık bu çağa uygun olmadığı ve bazı değişikliklerin gerekli olduğu anlatıldı. Biraz eski kafalı ve eleştiriye kapalı görünen Kraliçe'nin, eleştiriyi yapan Lord Altrincham'la görüşmesi bölümün en güzel sahnesiydi. Ayrıca bu bölümdeki mimikleri, yüz ifadesi ve bütün bu paragrafı yazmamı sağlayacak derecede duygularını hissettirebilmiş olduğu için de lütfen Claire Foy'a bu sene bir Emmy! Ayrıca bu bölüm Kraliçe'nin ilk kez televizyonda yayınlanan yeni yıl mesajını da içeriyor. Gerçekten birebir aynı konuşmayı mı aldılar diye düşünerek youtube'dan orijinal videoyu arattım. Gerçekten de orijinal metnin neredeyse aynısı. Yalnızca dizideki daha kısa. Ama Kraliçe'nin hareketleri, elbette ki kıyafeti birebirdi.
Altıncı bölüme durağan bir bölüm olacak herhalde düşünceleriyle başladım çünkü önceki bölümler fazlasıyla hareketli, önemli kırılma noktalarını ve tarihi anları ele almıştı. Bu yüzden de ilk sezondaki gibi araya daha sakin geçen bölümler ekleyeceklerini düşünüyordum. Altıncı bölüm beni bu konuda yanılttı. Oldukça dolu dolu ve tarihi yansıtan bir bölümdü. 2. Dünya Savaşı yıllarına ve Windsor hanedanının sevilmeyen üyelerine döndü kameralar. Bölüm güzeldi ancak asıl etkileyici tarafı bölümde bahsedilen olayın fotoğraflarının en sonda gösterilmesiydi.


Ve geldik izleyen herkesin favori olarak gösterdiği sekizinci bölüme. Kennedy'ler ve Kraliyet ailesi! Döneminin en ünlü iki kadını bu bölümde yan yana geliyor ve birbirlerine ilham kaynağı oluyorlar denebilir. Jackie Kennedy, hayatını Natalie Portman'ın onu canlandırmasından sonra okuduğum ve hayran kaldığımı söyleyebileceğim bir kadın. Zaten dönemin toplumu da ona yeterince hayranmış. The Crown'da da Kraliçe'nin bu hayranlığa biraz kıskançlık düzeyinde sahip olduğunu görüyoruz. Kraliçe olmasına karşın Jackie kadar devletlerarası meselelerde rol oynayamamak canını sıkıyor ve tam da bu sırada patlak veren bir devlet meselesini Jackie Kennedy'den ilham alarak çözmeye çalışıyor; danışmanları ve diğer herkes ona tam tersini söylese de. Bölüm gerçekten harikaydı. Elizabeth ve Jackie'nin konuştuğu sahneyi aklımdan silemiyorum gerçekten çok başarılıydı. Gana'daki sahnelere söyleyecek söz yok diyebilirim. Claire Foy'a hayran kaldığım bölümlerden biriydi. Natalie Portman'ın Jackie'sinden sonra buradaki halini beğenmem diye çok korksam da dizideki halini de çok beğendim, oyuncu seçimi gerçekten başarılıydı.
Dokuzuncu bölümde Prens Philip'in geçmişine döndük. Okul yılları, ablasının ölümü, onun daha güçlü birisi haline gelmesi... Hikayesi oldukça başarılı bir biçimde anlatılmıştı. Matt Smith, Prens Philip rolünde çok başarılı bir iş çıkarsa da asıl dönüm noktası anları gençliğinde yaşamış ve bu anları anlatabilmek çok önemliydi bence. Gençliğini oynayan oyuncu kelimenin tam anlamıyla muazzamdı. Oyuncu seçimi bu kadar iyi olmasaydı bölümden kesinlikle bu kadar keyif almazdım.
Sezon finaline geldik. Tıpkı sezonu açtığımız gibi kapanışta da Elizabeth ve Philip'in özel hayatına yoğunlaşılmıştı. Başbakan Harold Macmillan'ın ve Elizabeth'in arasında dialoglar, en sondaki Elizabeth ve Philip'in artık sorunlarını büyük ölçüde çözmelerine neden olan konuşmalar... Oldukça güzel bir sezon finali izlediğimizi düşünüyorum. Özellikle gelecek sezonda bu kadronun olmayacağını düşünürsek en sondaki bütün kadronun fotoğrafının çekildiği sahne güzel bir bitiriş olmuş. Claire Foy'un Elizabeth'ini ve Matt Smith'in Philip'ini özleyecek olsam da -ve değişim kararına sinir olsam da- izleyiciyi hayal kırıklığına uğratmayacak seçimler yapılacağından eminim.
Yorumlarım bu şekildeydi. Biliyorum uzun oldu eğer okuduysanız gerçekten çok teşekkür ederim. İlk sezon için bu şekilde bir yorum yazamamamın acısını çıkartmış gibi oldum. The Crown benim en en favori dizilerimden birisi. Gelecek sezona kadar ikinci sezonu binlerce kez izleyeceğimden eminim. Umarım sizlerde en az benim kadar bu diziyi sevmişsinizdir. Ya da bu upuzun yazıdan sonra 'Herhalde bu dizide güzel bir şeyler vardır, bu kadar uzun yazdığına göre' diye düşünüp izlemeye başlarsınız. Unutmadan dizinin soundtrackını dinlemenizi de öneririm. İkinci sezonunkini çok fazla beğenmesem de ilk sezonunki hala ders çalışırken en çok dinlediğim şey olabilir.
Daha da uzatmamalıyım bence. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Share:
Read More
, , , , , , ,

Kasım | Justice Leauge, Ufak Tefek Cinayetler, Bininci Kat

Herkese yeniden merhaba! Bugün sizlerle kasım ayında izlediğim filmleri ve okuduğum bir kitap hakkındaki düşünceleri paylaşacağım.
İlk olarak bu ay beni çok fazla keyiflendiren ve bir şekilde ilham veren bir filmden bahsedeceğim: Legally Blonde! Film Harvard Hukuk'a gideceği için terk edilen Elle Woods'un Harvard'a girmesini ve gerçekten başarılı olmasını anlatıyor. Elbette kurgunun ve hikayenin daha ilginç bir hal aldığını söylemem gerek.
Ben filmi gerçekten çok çok beğendim. Bence son derece ilham verici ve motive edici bir filmdi. Fragmanını izlediğinizde klişe bir filmmiş gibi geliyor ama izlediğinizde güzel bir mesaj veren bir filmle karşılaşıyorsunuz. Hukuk okumanın gelecek hedeflerim arasında üst sıralarda bulunması da bu filmi benim için daha özel kılıyor.
Bahsetmek istediğim bir diğer film de elbette kasım için beklentiyi yükselten Justice League olacak. Wonder Woman'la evrene karşı olan ilgi ve beklenti çok fazla yükselmişti. Fragmanlar sayesinde de açıkçası benim beklentim zirvedeydi. Aşırı heyecanlı bir şekilde gittim filme. Filmi izlerken gerçekten bir boşluk hissediyorsunuz. Karakterleri çok iyi bilmeyen izleyiciler için bence sorun oluşturacak boşluklardı. Karakterlerin hikayelerini anlatmada başarısızdı. Film iki saatti ve çoğu kişinin hemfikir olduğu bir biçimde iki saat Justice League ve anlatmayı vaat ettiği hikaye için oldukça kısaydı. Yine de sevdiğim süper kahramanları bir arada görmek benim için güzel bir iki saat demekti. Ama ne yazık ki DC evreninin gelecek filmleri için hem beklentimi düşürdü hem de ne kadar harika karakterlere sahip olsalar da bu film işini bir şekilde mahvettiklerini bir kez daha görmemi sağladı. Tek isteğim Aquaman'e en az Wonder Woman'ınki gibi güzel bir solo film yapmış olmaları.
Biraz da dizi konuşalım. Daha önce bir Türk dizisinden bahsedip bahsetmediğimi hatırlamıyorum. Çok fazla Türk dizisi izlemediğim için sanırım bahsetmemişimdir. Ama şimdi bahsedeceğim dizi salı günlerimi boş tutmamı sağlıyor. Testlerimin çoğunu öğlen bitirip akşama televizyonun başında hazır bekliyorum. Elbette Ufak Tefek Cinayetler'den bahsediyorum!
Fragmanları yayımlanmaya başladığından beri heyecanla beklediğim bir diziydi. Beklentimi çok güzel bir şekilde karşıladı. Güzel bir senaryoyla bu kadar iyi oyuncuları bir arada görmek gerçekten çok güzel!
Dizide elbette favorim Merve. Kötü bir karakter ama kötü olmasının hakkını bence çok güzel bir şekilde veriyor. Ne kötü karakterler var klişe kötülüklerden başka bir şey yapmıyorlar. Merve Aksak bence Türk dizilerinin içindeki en iyi yazılmış kötülerden birisi. Keşke karşısında en az onun kadar entrika yeteneği gelişmiş birisi olsa da güzel bir kapışma izleyebilsek. Oya'nın pek de dişli bir düşman olmadığı ortada. Pelin ise Merve'nin karşısında olmanın onun için iyi bir şey olmadığını çok güzel bir şekilde anladı.
Ufak Tefek Cinayetler gerçekten son zamanlarda beni oldukça keyiflendiren ve devamını çok fazla merak ettiğim bir dizi. Şu 'cinayet' hakkında her bölüm farklı bir düşüncem oluyor. Şu an tahminim Edip'in veya Serhan'ın bir şeyler yapmış olabileceği. Muhtemelen iyi gittiği için çok da kritik bir öneme sahip olmayan bir karakter ölecek ve ikinci sezona geçeceğiz.
Gelelim şu yarım bıraktığım kitaba. Öncelikle şunu söylemeliyim amacım kesinlikle yarım bırakmak değildi. Hatta çok keyif alarak okuyordum. Ama ne olduysa birkaç okuyamadım ve kitap kendini kitaplığımda buluverdi. Bahsettiğim kitap Katharine McGee'den Bininci Kat. 
Kitabın konusu gerçekten çok ilginç. 2118 yılında New York'ta geçiyor. Bin katlı bir bina düşünün ama yukarı katlara çıktıkça statünüzün arttığı bir bina. İşte kitabın ilginç yanı bu. İnsanlar artık burada yaşıyor. Ve biz de bu binada yaşayan gençlerin hayatlarındaki entrikaları okuyoruz.
Kitabın yorumlarını incelediğimde çoğunlukla Gossip Girl özlemi çekenlerin okuması gerek tarzı yorumlar gördüm. Koca bir Gossip Girl hayranı olarak ve konusu bu kadar ilgimi çekmişken bu kitabı almak zorundaydım. Evet, bir Gossip Girl havası hissediyorsunuz ama yine de aynı tat değil.
Kitabı bitirmeyi çok istiyorum çünkü sonunu ve karakterlere ne olacağını çok fazla merak ediyorum. Hatta bu yazıda bu kitaptan bahsedince ve bir kez daha elime alınca okuma isteğimin arttığını söyleyebilirim.
Okuduğum yere kadar şunu söyleyebilirim ki oldukça kolay okunan ve sizi sıkmayan bir kitap. Gıcık olacağınız karakterler fazlaca var. Umarım kısa sürede bitirir ve daha detaylı bir şeyler yazabilirim.
Aralık ayı yazısının daha renkli ve uzun olacağından eminim. Çünkü favori dizilerimden biri olan The Crown 8 Aralıkta çıkıyor. Ayrıca favori serilerimden biri olan Dikenler ve Güller Sarayı'nın son kitabının da 2017 yılı bitmeden çıkması gerekiyor yani aralığın sonuna doğru o kitabı da elime alacağımı umuyorum.
Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim. Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Share:
Read More
,

3 Yıllık Blog Maceram

Herkese yeniden merhaba! 16 Kasım 2014'te 'Merhaba!' başlıklı ilk yazımı paylaştığım blogumun 3. yılı. Önceki yıllarda yoğunluğum ve yaşadığım bazı olaylardan ötürü bugünle ilgili bir şeyler yazmayı hep kaçırmıştım. Ancak bu sene bu yazıyı unutmamak için alarmalar kurup, ajandama yazdım ve sonunda blogun yıldönümünü bir yazıyla paylaşabiliyorum.

Kitap okuma hızımın ve sevgimin zirve noktasında olduğu bir dönemde açmıştım bu blogu. Geçen seneye kadar çok düzenli olmasa da sık sık yorumlarımı paylamıştım.
Blog yazmanın bendeki yeri gerçekten çok özel. Okuduklarım hakkında bir şeyler yazmak ve bunların okunduğunu bilmek, yorumlar almak gerçekten çok güzel hisler.

Bu üç yıl içinde benim hayatımda da blog yazılarımda da çok fazla şey değişti. İlk olarak söylemem gerekirki ilk yazılarımdaki amatörlüğü şu an ben de görebiliyorum. Şu anda daha iyi durumdalar ama eminim ki birkaç sene sonra dönüp şu anki yazdıklarıma baktığımda kesinlikle 'Bunu yazarken ne düşünüyordum?' diyeceğim. Yine de kendimi geliştirdiğimi görmek güzel.

En önemli değişikliklerden biri de hiç kuşkusuz sevdiğim türlerle ilgili oldu. Blogu ilk açtığım yıllarda, yaşımın küçük oluşundan da kaynaklı olarak daha çok genç yetişkin kitapları okuyordum. Ama artık büyümenin de etkisiyle ve genç yetişkin kitaplarından eskisi kadar zevk alamamdan ötürü klasik okumaya başladım.

Belli bir süre blog turları yapmıştık, belki hatırlarsınız. Gerçekten çok güzel günlerdi. Kitap Melezleri'nden eğer bunu okuyan varsa erken dağılmış olsak da böyle bir işe kalkıştığımız için hala mutluyum, birlikte harika kitaplar okuduk ve hazırlık sürecinde çok eğlenceli vakit geçirdik.

Biraz blogda olmadığım geçen yıldan bahsetmek istiyorum. Geçen sene lise son sınıftaydım ve üniversite sınavına hazırlanıyordum. İstediğim bölüm olmayınca bu sene tekrar sınava hazırlanma kararı aldım. Bütün yoğunluk yeniden başladı anlayacağınız. Kitap okumaya zamanım olmuyor demek istemiyorum ama eğer benim gibi üniversite sınavına hazırlanan okuyucularım varsa, yoğunluğu biliyorsunuzdur. Yine de blogun varlığı beni 'Bir şeyler oku, bir şeyler yazman gerek.' diye motive ediyor. Düzenli olmasa da kitap okuyorum ama eller tutulur bir kitap bitirdiğim söylenemez. Reread yaptığım kitaplar oldu, şu anda yarım bir şekilde okunmayı bekleyen kitaplarım var. Ama yine de aylık yazıları paylaşmayı aksatmamak istiyorum; biliyorum Ekim yazısını yazmadım ama cidden Ekim ayında bırakın kitap okumayı doğru düzgün film bile izlemedim. Ama Kasım sonunda güzel bir şeyler paylaşmak istiyorum.
Geçen sene de bu sene de ben blogu boş bıraksam da sizlere boş bırakmadığınız için çok teşekkür ederim. Yorum yazdığınız, yorum yazmasanız da beğendiğiniz, belki çok beğendiğimi yazdığım bir kitabı gidip aldığınız için çok teşekkür ederim! Bu bloga, okumaya devam ettiğim sürece yazacağımdan emin olabilirsiniz.
Okuduğunuz için teşekkür ederim! Başka bir yazıda görüşmek üzere!

Share:
Read More
, , , , , , ,

Eylül Ayı: Neler İzledim? | 2:22, The Young Victoria, Friends


Herkese yeniden merhaba! Günün anlam ve önemine uygun bir giriş yapmak istedim. Replik, Mean Girls'ten. Eğer hala izlemediyseniz mutlaka izleyin. 2004 yapımı bir film ama işlediği konu bakımından kesinlikle zamansız. Oldukça da ikonik bir film. Eğer bugün twitter ya da instagram'a girdiyseniz her yerde yukarıdaki fotoğrafı görmüşsünüzdür. Her neyse konumuz kesinlikle Mean Girls değil!
Gelelim konumuzu: Bu yazıda Eylül ayından bahsediyoruz.
Geçen ay paylaştığım Ağustos yazımda okumayı planladığım dört kitaptan bahsetmiştim. İşte o dört kitaptan yalnızca birini okuyabildim. O da Murathan Mungan'ın Yaz Geçer kitabıydı. Planladığım dört kitabın en ince olanıydı ve zaten şiir kitabı. Yani okuması en fazla ne kadar uzun ve yorucu olabilirdi ki? Yaz Geçer okuduğum ilk şiir kitabıydı ve devamının geleceğinden eminim. Gerçekten çok severek okudum. Bir sürü yerin altını çizdim ve post it yapıştırdım. Okuma düzenimi yeniden eski haline döndürdüğümde -ki bu gelecek yaz olacakmış gibi geliyor- Murathan Mungan'ı okumaya devam edeceğim.
Peki bu ay neden kitap okuyamadım? Çünkü üniversite sınavına hazırlanıyorum; yeniden. Geçen sene çoğu kişiye göre güzel bir sonuç çıkartmış olsam da, puanımın yettiği bölümleri istemediğimi fark ettim. Bu yüzden de bir sene daha hazırlanmaya karar verdim. Ve hazırlık süreci benim için yeniden başlamış oldu. Yeniden dershaneye yazıldım, odamın her tarafı yine test kitaplarıyla doldu ama bu durumdan bir şekilde memnunum. Çünkü bu senenin sonunda mutlu olduğum bir bölüm ve
üniversitede olacağım. Tek sorun tıpkı geçen sene olduğu gibi bu sene de blog çok aktif olamayacak. Ama her ay bu şekilde birer yazı yazmak istiyorum. Çünkü dizi ve film izleyebiliyorum. Mezun olduğum için kendime fazlasıyla zaman kalabiliyor. Bu yüzden bir şeyler izlemeye vaktim oluyor dinlenirken.
Bırakalım şu ders mevzusunu da izlediklerime geçelim. Çünkü bu ay gerçekten güzel şeyler izledim.
İlk olarak 2:22'den bahsetmek istiyorum çünkü hiç kuşkusuz bu ayın favorisiydi. İzleyen çoğu kişinin bu filmi sevmediğinin ve zaman kaybı olarak gördüğünün farkındayım. Ama bu yorumlara asla katılmıyorum ve insanların neden böyle düşündüklerini de anlayamıyorum. Temposu yüksek ve bence başarı bir filmdi. Michiel Huisman ve Teresa Palmer gerçekten uyumlu bir ikiliydi. Elbette filmde bazı saçmalıklar vardı ama bunlar görmezden gelebileceğim şeylerdi.
Okuduğum bazı yorumlarda fragmanın oldukça yanıltıcı olduğunu yazmışlardı. Buna kesinlikle katılıyorum. Fragmanda oluşan beklentiyi filmde alamıyorsunuz. Yani fragmanda konu gerçekten farklı gösteriliyor. Ve filmde de belli bir yere kadar o konu ilerliyor ama bir anda aslında arka planda farklı bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Çoğu kişi bu durumdan hoşlanmamış ama bence filmi daha da güzel bir konuma getirmişti.

İzlediğim bir diğer film Leap Year'dı. Bu filmle ilgili söylemek istediğim ilk şey eğer keyifli vakit geçirmek istiyorsanız izlenecekler listenizin en başına almanız olacak. Çünkü izlerken Leap Year'dan daha çok keyif aldığım bir film olduğunu hatırlamıyorum. Filmi Matthew Goode, Matthew Clairmont için seçildiğinde listeme almıştım. Çünkü adamı hiç bilmiyorum ve en sevdiğim karakteri oynayacak. Önceden filmleri izlemek istiyorum biraz sevebilmek için. Leap Year bu amacıma güzel hizmet etti diyebilirim. Matthew Goode'un karakterini çok sevdim. Amy Adams'ın zaten harika olmadığı bir film var mı?
Leap Year muhteşem İrlanda manzaralarıyla da sevdiğim bir film oluyor. Bir sürü ekran görüntüsü aldım ve sırasıyla duvar kağıdı falan yapıyorum.
Yorgunluğunuzu atmak, keyifli vakit geçirmek istiyorsanız bence mutlaka izlemelisiniz. Basit olay örgüsü ve sizi sıkmayacak konusuyla istediğinizi alacağınızdan eminim.
Bu filme böyle bir afiş
hazırlarken ne düşünüyordunuz?
Bir diğer filmim ise The Time Traveler's Wife! Sanırım bu ayın ikinci favorisi buydu. Bu filmin konusundan bahsetmek istiyorum kısaca. Ana erkek karakterimiz bir zaman yolcusu ama bunu kontrol edemiyor. Bir anda zamanda geriye ya da ileriye gidebiliyor. Bu şekilde de karısıyla tanışıyor; ama karısı daha çocukken.
Film romantik komedi tarzından başladı ama sonlarında drama döndü benim için. Hatta birkaç yerde fazlasıyla duygulanıp ağladığımı hatırlıyorum. Bence başarılı bir filmdi. Rachel McAdams zaten çok sevdiğim bir oyuncu. Eric Bane bu filmde bence apayrı iyi görünüyordu.
The Time Traveler's Wife ve Rachel McAdams demişken, bu ay izlemediğim halde About Time filmini de önermek istiyorum. Benim için ilk onda ve en iyi zaman temalı filmlerden biri About Time. Eğer izlemediyseniz onu da mutlaka öneririm.
Bahsedeceğim son film The Young Victoria. İsminden anlaşılacağı üzere Kraliçe Victoria'nın tahta ilk çıkış zamanlarını anlatıyor. Kraliçe Victoria rolünde Emily Blunt'ı görüyoruz. Resmen en sevdiğim kadın oyunculardan biri en sevdiğim kraliçeyi oynuyor. Bu film nasıl favorim olmaz?
Oyunculuklar, kostümler, mekan... Filmle ilgili her şey çok güzeldi. Emily Blunt'a bir kez daha hayran kaldım. Filmde Victoria'nın yaşadıklarını ve Prens Albert bence çok güzel işlenmişti. Daha ilk tanışmalarında satranç oynarken konuşmaları bence ilişkilerini çok güzel yansıtıyordu. O sahne favori film sahnelerinden birisi. Yalnızca film işleyişine çok uyduğu için değil, bence oldukça ilham verici.
Eğer tarihe biraz olsun ilgiliyseniz bence kaçırmamanız gereken oldukça güzel bir film.
Bahsedeceğim filmler bu kadardı. Ama bu ay bir de diziye başladım. Hem de oldukça güzel bir
diziye: Friends!
Sonunda başladım. Uzun zamandır başlamak istiyordum ama on sezon oluşu beni biraz geri çekiyordu. Yazın ingilizce kursunda öğretmenimiz bize Friends'ten sahneler açıyordu ve gerçekten çok beğenerek izliyordum. Geçenlerde izleyecek bir şeyler ararken 'artık bunu yapmalısın Açelya' diye kendimi gaza getirerek ilk bölümü açtım. Başlayacaklara söylemem gerek ilk birkaç bölüm öyle gülmekten karnınıza ağrılar girmiyor. Karakterlere biraz ısınınca ve ilk sezonun ortalarına geldiğinizde gerçekten söylendiği kadar varmış diyorsunuz.
İlk sezonu beş günde bitirdim. Beni bilen bilir dizi konusunda çok (!) hızlı bir insanımdır. Şaka bir yana gerçekten iyi izledim. Şu an ikinci sezonu izliyorum. Dizi gerçekten çok güzel gidiyor. Bütün karakterlere bağlandığımı hissediyorum. Eğer benim gibi izlemekte çok geç kaldıysanız bence daha fazla vakit kaybetmeyin!
Eylül ayı benim bu şekilde geçti. Ekim'le ilgili hiçbir okuma hedefim yok. Bir şeyler okumayı elbette çok istiyorum ama pek mümkün gözükmüyor. Gelecek aya yine filmlerle geleceğimden emin olabilirsiniz. Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Share:
Read More
, , , , , , , , , , ,

Ağustos Ayı: Neler Okudum? Neler İzledim? | Eylül Okuma Listem

Herkese yeniden merhaba! Bu yazıda sizlerle Ağustos ayında okuduğum kitaplardan bahsedeceğim. Şunu söylemeliyim ki Ağustos okuma listemin neredeyse tamamına uydum, kitaplar aynı olmasa da sayı planladığım gibi oldu. Bu yüzden okuma anlamında verimli bir ay geçirdim.
İlk olarak Temmuz ayında yarım kalan Kemikler Şehri'ni bitirdim. Sevdiğim bir seri başlangıcı oldu. Ölümcül Oyuncaklar serisi zaten uzun zamandır okumak istediğim bir seriydi ve Kemikler Şehri de iki yıldır kitaplığımda okunmak üzere bekliyordu. Detaylı yorumunu blogda paylaştım. Tıklayarak okuyabilirsiniz.
Kemikler Şehri'nden sonra Olağanüstü Bir Gece'ye başladım. Güzel bir Zweig kitabıydı ama yine de beni ilk sayfasından son sayfasına kadar etkilemedi. Yalnızca son dört beş sayfası mükemmeldi ve sürekli okumak isteyeceğim tarzdaydı. Ama yine de okuduğum diğer Zweig kitaplarıyla karşılaştırdığımda kötü değildi. Bilinmeyen Bir Kadın'ın mektubu kadar etkileyemedi beni ne yazık ki. Kitaptaki adamın kendini keşfetmesini merakla okudum ama işte aradığım o tadı alamadım. Kötü değildi, Zweig okumayı seviyorsanız zaten kesin okumuşsunuzdur. Okumadıysanız da tavsiye ederim.
Olağanüstü Bir Gece'den sonra hiç vakit kaybetmeden Satranç'a başladım. Zweig'in en çok merak ettiğim ve en popüler olan kitabıydı. Ama Satranç'ı okumadan önce tam olarak anlayabilmek için birkaç tane Zweig okumam gerektiğini düşünmüştüm. Satranç'a kadar olan Zweig sürecim planladığım gibi ilerledi. Ve sonunda Satranç'ı okumaya başladım. Açıkçası bu kitapla ilgili en büyük korkum beğenip beğenmemek değildi. Çok abartılmış, overrated bir kitap olarak görmekten korkuyordum. Daha ilk sayfasından hiç de öyle olmadığını anladım.
Satranç bana göre tam bir başyapıt. Zweig'in bütün kitaplarını okumadım ama bundan daha çok beni etkileyecek bir kitabı olduğunu sanmıyorum nedense. Net bir şekilde söyleyebilirim ki -serileri bağımsız tutarak- okuduğum en iyi kitaptı. Bu kadar etkilenerek bir kitap okumayalı uzun zaman olmuştu. Dr. B. artık 'en sevdiğin karakter kim?' sorusu için olası cevaplar arasında.
Bir kez okunup 'tamam, anladım' denecek bir kitap değildi bence. Hayatımın farklı dönemlerinde okuyup farklı anlamlar çıkartabileceğimi düşündüğüm bir kitap. Mükemmeldi yani daha fazla ne diyebilirim bilmiyorum. Eğer hala okumadıysanız bence hemen okumalısınız!
Satranç'la zaten mükemmel bir gün geçirmişken sonrasında Dikenler ve Güller Sarayı'na başladım.Çok çok çok güzeldi. Birkaç gün içinde bitirip hemen ikinci kitap olan Sis ve Öfke Sarayı'na başladım. O yüz kat daha güzeldi. En sevdiğim serilerden birisi oldu. Üçüncü kitabı büyük bir heyecanla bekliyorum. Umarım en kısa zamanda yayımlanır çünkü kitaplığımda bu seriyi her gördüğümde çıldırıyorum. Eğer bu iki kitapla ilgili detaylı yorumumu okumak isterseniz tıklamanız yeterli.
Sis ve Öfke Sarayı'ndan sonra okuyacağım hiçbir şeyin beni etkilemeyeceğini farkında olarak Küller Şehri'ne başladım ama birkaç gün geçmesine rağmen kitapta ilerleyemiyordum. İşte tam da o sırada Cadıların Keşfi'nin dizisi için başrol oyuncular açıklandı.
Dizide ana karakter Diana Bishop'u Teresa Palmer canlandıracak ki bu haberle kafayı yedim. Çünkü seriyi okurken kendi castımı oluştururken Diana için Teresa'yı da düşünmüştüm. Bu habere gerçekten çok sevindim çünkü Diana benim en sevdiğim kadın karakterlerden birisi ve kitaptaki gibi bir görünümle diziye aktarılacağı için çok mutluyum.
Matthew de Clermont'u ise Matthew Goode canlandıracakmış. Açıkçası Matthew'un oyuncu seçimi beni biraz üzdü. Matthew'u her zaman Henry Cavill'i hayal ederek okumuştum ve bence onun için en uygun oyuncu da oydu. Ama gerçekleşmek için çok güzel bir hayaldi.
İşte bu oyuncu haberlerini alınca, 'benim bu heyecanımı bir şekilde atmam gerek' diye düşündüm ve bunun için en iyi yolun seriyi baştan okumak olacağına karar verdim. Hemen o akşam Cadıların Keşfi'ne başladım. İlk okumama göre daha keyifli bir okumaydı. İlk seferde anlayamadığım tarihi göndermeleri bu sefer daha iyi anlayabildim. Zaten Cadıların Keşfi'ni çok sevdiğimi blogda yüz kez söylemişimdir. Gerçekten muhteşem kitaplar. Deborah Harkness'ın müthiş bir emekle yazdığı kitaplar. Eğer detaylı yorumumu merak ediyorsanız tıklayabilirsiniz.
Cadıların Keşfi iki günde falan bitince vakit kaybetmeden Gecenin Gölgesi'ni okumaya başladım. Gecenin Gölgesi kitaplığımın en zor okunan kitabı. Gerçekten güzel bir kitap ama çok fazla gereksiz ayrıntı içerdiğini düşünüyorum. Tarihi olaylar ve karakterler yoğunlukta bu da belli bir ağırlık katıyor hem kurguya hem anlatıma. Asla kötü bir kitap değil ama çok fazla boş vaktinizin olduğu zaman ve bence arada bazı şeyleri Google'dan araştırarak rahat bir şekilde okunabilir. Yine de genel kurguya çok fazla şey katan bir kitap. Yine detaylı yorumum için buraya tıklayabilirsiniz.
Ağustos ayında toplam 7 kitap okudum. Bir önceki aya göre gerçekten güzel bir rakam. Bu ay yine Game of Thrones izlemeye devam ettim ama 7. sezona yetişemedim. Beşinci sezon yeni bitti. Hızlı dizi izleyebilen birisi değilim, evet. Ama bu ayın sonunda çok güzel bir dizi başladı. Sizlerle onu paylaşmak istiyorum. Belki bilenler vardır J.K. Rowling'in Robert Galbraith adıyla yayımlanan Guguk Kuşu isimli bir polisiye romanı var. İşte bahsettiğim çok güzel dizi, Guguk Kuşu kitabının dizisi. Strike ismiyle BBC'de yayınlanıyor. Şu anda iki bölümü yayınlandı. Ben yalnızca ilk bölümünü izledim ve çok sevdim. Şöyle söyleyeyim polisiye hiç sevmem. Beni biraz sıkar açıkçası. Ama Strike'ı sıkılmadan izledim.
Eylül okuma listeme geçmeden önce bahsetmek istediğim bir şey daha var. Yılmaz Erdoğan'ın Bana Bir Şeyhler Oluyor oyunu. Oyun annemle izleyecek bir şeyler ararken youtube'da karşımıza çıktı. Annem 'aa bu çok güzeldi, sen çok seversin' deyince hadi izleyelim dedik. Gerçekten bayıldım. Çok zekice esprileri vardı. İzlerken çok keyif aldım. 2003 yapımı ama hiç öyle değilmiş gibi. Olaylar ve espriler gerçekten zamansızdı diyebilirim.
Gelelim Eylül okuma listeme. Eylül ayında benim için 'YGS-LYS' süreci yeniden başlayacak. Bu yüzden fazla kitap okuyamayacağım. Ama yine de geçen sene yaptığım hatayı tekrarlamayıp sınav sürecimde kitap okumaya devam edeceğim.
Hangi sırayla okurum hiç emin değilim yalnızca uzun zamandır kitaplığımda olan ya da benim çok merak ettiğim kitapları dahil ettim ki reading slump'a girmeyeyim.
İlk olarak Hayat Kitabı'nı okuyacağım. Serinin diğer kitaplarında olduğu gibi olan olayların  çoğunu hatırlamıyorum. Bu yüzden keyifli bir okuma olacak. Gecenin Gölgesi'nin ağır anlatımından kurtulup biraz daha hafif bir şekilde bu kurguyu okumak güzel olacak.
Ay başında yaptığım kitap alışverişinde aldığım Muhteşem Gatsby'i de bu ay okuyacaklarım arasına ekledim. Uzun zamandır hem kitabını hem filmini çok merak ediyordum. Çok fazla yorum okumadım hakkında. O yüzden çok ağır gelmemesini umuyorum.
Bu ayın en çok merak ettiğim kitabına geldi sıra: Murathan Mungan'ın Yaz Geçer kitabı. Uzun zamandır Murathan Mungan okumak istiyordum. Aslında okumak istediğim ilk kitabı Timsah Sokak Şiirleri'ydi ama geçenlerde gittiğim D&R'da kalmamıştı, elim boş çıkmak istemediğim için de yorumlarda sıkça sözü geçen Yaz Geçer'i almıştım. İlk kez şiir kitabı okuyacağım. Umarım severim
ve Murathan Mungan okumaya devam ederim.
Bu ay son olarak da Dorian Gray'in Portresi kitabını okumayı hedefliyorum. Aynı şekilde Dorian Gray'in Portresi de uzun zamandır merak ettiğim bir kitaptı.
Son olarak da Eylül ayında üç tane çizgi roman okuma planım var. En yakın arkadaşım bu ay üniversite için başka bir şehre gidecek ve o gitmeden ikimizde de bulunan bazı çizgi romanları okumayı planladık. Yandaki çizgi romanların üçünü de bu seneki İzmir Kitap Fuarı'ndan almıştım. Zaten şu ana kadar fuar dışında çizgi roman almadım. Güzel indirimler oluyor ve çok fazla çizgi roman okuma alışkanlığım yok. Umarım bu üçünü beğenirim.
Benim Ağustos ayında okuduklarım ve Eylül ayı okuma listem bu şekildeydi. Sizler neler okudunuz, neler okuyacaksınız? Ya da listelerimizde ortak kitaplar var mı? Yorum yazarsanız çok sevinirim. Ayrıca yazıyı sonuna kadar okuduysanız da çok teşekkürler! Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Share:
Read More
, , , , , ,

Dikenler ve Güller Sarayı & Sis ve Öfke Sarayı / Sarah J. Maas Kitap Yorumum

DİKENLER VE GÜLLER SARAYI & SİS VE ÖFKE SARAYI
Özgün Adı: A Court of Thorns and Roses
Yazar: Sarah J. Maas
Yayınevi: DEX Yayınları
Goodreads Puanı: 4.29
Sayfa Sayısı: 534

Özgün Adı: A Court of Mist and Fury
Yazar: Sarah J. Maas
Yayınevi: DEX Yayınları 
Goodreads Puanı: 4.72
Sayfa Sayısı: 647

***
Herkese yeniden merhaba! En sevdiğim serinin ilk iki kitabıyla ilgili düşüncelerimi, övgülerimi sizlerle paylaşacağım.
Bu kitaplar benim uzun zamandır okuma listemdeydi. Ama çoğu zaman D&R'a gittiğimde ilk kitap olmuyordu. Ama merakım git gide artıyordu. Çünkü konusu çok güzel. Okuduğum yorumlarda gördüğüm kadarıyla karakterler çok aşık olunası. Ve yorumuna güvendiğim insanların da seriden övgüyle bahsetmesi yüzünden bu serinin zaten favorim olacağını daha okumadan biliyordum. Öyle de oldu. Şu anda net bir şekilde söyleyebilirim ki en sevdiğim seri bu.
Feysand
Bir hafta önce her iki kitabı da Bkm Kitap'tan almıştım. Kargo geldiği gibi ilk kitap olan Dikenler ve Güller Sarayı'na başladım. Onu bitirdiğim an hiç vakit kaybetmeden Sis ve Öfke Sarayı'na başladım. Planım arka arkaya okumak değildi aslında. Çünkü son kitap ülkemizde çıkmadı ve ben o kitabın merakıyla yaşayamayacağımı biliyordum. Ama karakterlere, olaya ve dünyaya o kadar alışmıştım ki asla başka bir kitap okuyamayacağımı düşünüp hemen ikinci kitaba başladım. Bir yandan iyi ki hemen okumuşum diyorum diğer yandan keşke bekleseydim diyorum. Yorumlarını aynı postta girmemin sebebini de kısaca açıklamak istiyorum. Kitapları arka arkaya okuduğum için duygularım çok yoğun. Ve aslında favorim ikinci kitap olduğu için ilk kitabın yorumu çok kısa kalırdı. Bu yüzden aynı postta toparlamaya karar verdim.
Öncelikle konudan bahsedeyim. Ana karakterimiz Feyre, ailesinin yaşamak için tek umudu. Ormana avlanmaya gittiği bir gün ise bir periyi öldürüyor. Dünyası o anda değişiveriyor. Ve kendisi peri topraklarında, Bahar Sarayı'nda buluyor.
İlk kitap gerçekten çok güzeldi. İlk giren erkek karakter Tamlin olduğu için ve Feyre'ye mükemmel davrandığı için onu çok sevdim. Feyre zaten mükemmel bir karakterdi. Kitabın başlangıcından
sonuna kadar olan karakter gelişimini çok sevdim. Gerçekten en sevdiğim karakterlerden birisi oldu.
Eğer serinin yorumlarına bakacak olursanız çoğu kişinin Rhysand'dan bahsettiğini göreceksiniz. Kendisi mükemmel karakterimiz. Benim için de 'En sevdiğin erkek karakter kim?' sorusunun yeni cevabı. Dikenler ve Güller Sarayı'nın sonuna doğru kitaba dahil oluyor ama bir anda ana karakter o oluveriyor sizin için. Benim için bütün karakterlerden rol çaldı diyebilirim, kendisine bayıldım. Zaten Feyre ve Rhysand en sevdiğim çift şuan. Sis ve Öfke Sarayı'nı okuduktan sonra aksini düşünmem beklenemezdi zaten.
Sis ve Öfke Sarayı'na gelecek olursak. Konudan bahsetmek istemiyorum spoiler olur diye.
Sis ve Öfke Sarayı, okuduğum çoğu seriyi dahil ederek söyleyebilirim ki en iyi devam kitabıydı. Tamam, Dikenler ve Güller Sarayı çok güzel bir başlangıç yaptı ama Sis ve Öfke Sarayı yüz kat daha iyiydi. Eğer ilk kitabı biraz bile sevseniz seriye bence devam edin. İkinci kitap ilkinin çok çok üstündeydi.
Sis ve Öfke Sarayı'nı bu kadar sevmemin en büyük nedeni kitabın Rhysand ağırlıklı olması. Ve kendisi mükemmelliğini bu kitapla zirveye taşıyor. Bence başka hiçbir karakter onun kadar mükemmel olamaz.
Feyre ise bu kitapta HARİKAYDI! O kadar güçlü ve ne istediğini bilen birisi haline geldi ki bayıldım. Zeki kadın karakter okumayı çok seviyorum. Kitap 640 sayfa ve hiç aptalca bir şey yapmadı ya böyle bir şey olabilir mi? Feyre'yi pamuklara sarmak istiyorum.
Rhysand zaten ilk kitaptan beri favorim. Ama kendisinin asla böyle bir karakter olduğunu düşünmezdim. İlk kitap buz dağının yalnızca görünen kısmıymış onun için. Gece Sarayı Yüce Lordu'nun asla böyle derin birisini olduğuna inanamazdım.
Bu kitapta birkaç tane de yeni karakterle tanışıyoruz. Cassian, Morrigan, Azriel ve Amren. Hepsinin ayrı ayrı hikayelerini öğreniyoruz. Ama eminim mi bu karakterler hakkında öğreneceğimiz -özellikle Amren hakkında- daha bir sürü şey vardır. Hepsini ayrı ayrı çok sevdim. Cassian minik kelebeğim ona da ayrıca aşık oldum.
Blogda çok nadiren yaptığım bir şey yapıp küçük spoilerlı yorum yazacağım. Ama yalnızca ikinci kitap olan Sis ve Öfke Sarayı hakkında olacak. Bunu yapmak istiyorum çünkü bahsetmem gereken şeyler var.
***SPOILER***
İlk olarak kitabın sonunda Feyre ve Rhysand'ın oyunundan bahsetmek istiyorum. Kendileri beni şok içinde bıraktılar. Bir an ne olduğunu anlayamayıp 'hayır feyre ne diyorsun?' diye kafayı yedim.
Sonrasında tabii eşlik bağının kırıldığını anladığımda ve oradaki o anlatım kısmı o kadar kalbimi kırdı ki resmen ağladım. Sonrasında bağa bir şey olmadığını okuduğumda çığlık atmak istedim.
İkinci kitabı okumaya başladığım andan itibaren Feyre ve Rhysand'ın eş olabileceklerini düşünüyordum. Ki eminim bunu okuyan herkes düşünmüştür. Ama Rhysand'ın bu gerçeği ne zamandır bildiği benim için çok büyük şok oldu. Çünkü daha Feyre, Tamlin'le tanışmadan önce bile bunu biliyordu ya bu dünyanın en güzel ve acıklı şeyi resmen. Ve Feyre'nin Gece Sarayı Yüce Leydi'si olması! Hani Yüce Leydi yoktu Tamlin. Rhysand bunu yapmasıyla bile Tamlin'den ne kadar iyi olduğunu kanıtladı bence. Ki zaten öncesinde neler yaptı. Canım Rhysand!
Tamlin'e gelecek olursak. Daha kitabın en başındayken Feyre'yi baskıladığı her an 'Iyy Tamlin' modundaydım. Gerçekten en rezil karakterlerden birisi. En sonda Hybern Kralı ile anlaşması yapması ise kendisinin ne kadar aptal bir karakter olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi zaten. Tamlin'i seven yoktur diye düşünüyorum. Bütün o iyi tavrı lanet kalkana kadarmış, sen ne fenasın Tamlin. Kendisinden nefret ediyorum. Umarım son kitapta Feyre ondan intikamını mükemmel bir şekilde alır. Ianthe'den de intikamını en güzel şekilde alacağına eminim.
Cassian ve Nesta'dan bahsetmek istiyorum. Kitapla ilgili okumadan önce bildiğim tek şey Nesta ve Cassian'ı shipleyen büyük bir kitle olduğuydu. Bu yüzden karşılaştıkları ilk andan itibaren aralarında bir şey olacağını biliyordum. Ama benim için en güzel anları -belki son kitapta daha seveceğim sahneleri olur ama yine de bunu çok sevdim- son sayfalarda Hybern Kralı'nın orada Nesta, kazana girecekken Cassian'ın ona elini uzatmasıydı. Belki okuyanları çok etkilememiştir ama beni anlamsızca etkiledi. Hatta o cümlede bir post-it bile var. Son kitapta umarım bol bol sahneleri olur da doya doya okurum.
***SPOILER***
Feysand
Çok sevdiğim sahnelerden bahsettiğime göre spoilersız yoruma devam edebilirim.
Kitapları sıfır spoilerla okudum ve gerçekten eşi benzeri olmayan bir okumaydı. Bu yüzden okumadan önce tumblr veya acotar wiki sitelerine falan girmeyin. Çünkü net spoiler alırsınız. Kitaplar zaten kolay okunuyor, okuduktan sonra incelersiniz o siteleri. Küçük bir tavsiye.
Şu an son kitap çevrilmediği için koca bir boşluğa düştüm. Çünkü favori serimi buldum ve devam etmek istiyorum. İngilizcesini okumayı düşündüm ama rahat okuyamayacağımı fark ettim incelediğimde. İngilizce kitap okudum daha önce ve kötü bir ingilizcem yok diye düşünüyorum ama rahat okuyamam ve bu kitapları zevk alarak okumak istiyorum. Sürekli sözlüğe bakarak okumak pek de zevkli olmaz. Ama inanıyorum ki DEX Yayınları kısa sürede çıkartacak. Aslında konu DEX olunca ve serilerin devam kitaplarının çıkış hızı düşünüldüğünde pek de umutlu olunmuyor ama olsun. Ben inanmak istiyorum.
Size seriyi ne kadar sevdiğimi net bir örnekle açıklayarak yazıyı bitireceğim. Eğer blogumu takip ediyorsanız bence fark etmişsinizdir. Harry Potter en sevdiğim seri. İkinci olarak da Ruhlar Üçlemesi (Cadıların Keşfi, Gecenin Gölgesi ve Hayat Kitabı) geliyordu. Ama şu an bu seriyi neredeyse Harry Potter'ı geçecek kadar çok sevdim. Ve şu an hangi kitabı okursam okuyayım beğenmeyecek gibiyim çünkü en güzellerini okuduğumu düşünüyorum. Bu yüzden bir sonraki kitabım bayağı şanssız olacak.
Sonuç olarak favori serim oldu. Eğer fantastik kitapları seviyorsanız, seveceğiniz bir seri olacaktır. Bence mutlaka şans verin. Yukarıda da dediğim gibi ilk kitabı çok çok sevmeseniz de -ki seversiniz- ikinci kitaba mutlaka şans verin.
Eğer okuduysanız da lütfen yorumlarda düşüncelerinizi benimle paylaşın.
Eğer sonuna kadar okuduysanız, çok teşekkür ederim. Başka bir yazıda görüşmek üzere! 
Share:
Read More
, ,

Kitap Alışverişim | BKM Kitap

Herkese yeniden merhaba! Bugün sizlerle Bkm Kitap'tan yaptığım alışverişimi paylaşacağım. Bkm Kitap özellikle booktuberlarda sıkça gördüğüm bir siteydi ve sipariş vermeyi çok istiyordum. Belki görmüşsünüzdür, Bkm Kitap'ta oldukça güzel kitaplar 9.90 indiriminde. Hatta indirim hala devam ediyor, bence mutlaka göz atın. Böyle bir indirim olunca bir de çok istediğim kitaplar bu indirimde olduğu için artık sipariş vermem gerekiyordu.

Ben de salı günü akşam beş kitaplık bir sipariş verdim. Bu sabah (cumartesi) kargo elime ulaştı. Ben hızını beğendim. Tabii kitaplarımda hasar olmaması da Bkm Kitap için büyük bir artı oldu. Kitaplar o bubble poşetlere sarılı bir şekilde gelmişti bu da hasar riskini en aza indiriyordu.
Aldığım kitaplara gelecek olursak; İlk olarak Ölümcül Oyuncaklar serisinin ikinci ve üçüncü kitapları olan Küller Şehri ve Camlar Şehri'ni aldım. Her ikisi de 9.90'dı. Hatta serinin diğer kitapları da bu indirime dahil olan kitaplardı. Ancak Camlar Şehri'nden sonra Cehennem Makineleri serisini okumaya başlamayı planladığım için diğer kitapları almadım. Aslında Mekanik Melek'i almak istemiştim ama stok dışıydı ne yazık ki!
Dikenler ve Güller Sarayı serisinin birinci ve ikinci kitaplarını aldım. Birinci kitap olan Dikenler ve Güller Sarayı, 19.25; ikinci kitap olan Sis ve Öfke Sarayı da 23.10 idi. Bu seriye başlamayı uzun zamandır çok istiyordum. Ama bulması biraz zor kitaplardı. Hiçbir D&R'da bulamadım. Evimin yakınındaki kitapçıya asla gelmedi. Ve komik bir şekilde kitaba asla dokunmamış ve inceleyememiştim. Ama okuyan herkesin çok beğenmesi ve Goodreads'te oldukça güzel bir puana sahip olması almam için yeterliydi. Bir de kitapların re-telling yani bir yeniden anlatış olması beni çok fazla çekti. Eğer yanlış bilmiyorsam ilk kitap Güzel ve Çirkin, ikinci kitap da Hades ve Persephone'nin yeniden anlatılışı. Bu yüzden de bu kitapları okumam şart oldu. İlk kitabı beğeneceğimden emin olduğum için ikinci kitabı da aldım. Eğer ilk kitabın sonu çok heyecanlı biterse ikinci kitabı aramak için uğraşmak istemiyorum. Zaten okudukça yorumlarımı paylaşacağım.
Aldığım son kitap da bir klasik olan Muhteşem Gatsby. Muhteşem Gatsby'de 9.75 idi. Bu kitabı aslında siparişi vermeden beş dakika önce falan sepete ekledim. Uzun zamandır merak ettiğim bir kitaptı. Kitabı okumadığım için filmini de izlemedim. Bayağı deli bir insanım, evet. Umarım bu kitabı beğenirim. Kısa zaman içerisinde okuyacağım bir kitap olacak!
Benim alışverişim bu şekildeydi. Aldığım bütün kitaplar için çok heyecanlıyım. Kitaplarımda hiçbir hasar olmadığı için Bkm Kitap'a gerçekten teşekkür ederim, bu hasar konusu her okuyucu gibi benim de hassas olduğum bir konu. Bir de siteyle ilgili yorumlara baktığımda hasar konusuyla ilgili çokça şikayet görmüştüm, biraz tereddütle sipariş vermiştim. Korktuğum gibi olmadığı için çok mutluyum. Eminim ki ilerleyen günlerde bu siteyi kullanarak başka kitaplar da alacağım.
Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Share:
Read More
, , , ,

Kemikler Şehri / Cassandra Clare Kitap Yorumum (Ölümcül Oyuncaklar #1)

KEMİKLER ŞEHRİ
Özgün Adı: City of Bones
Yazar: Cassandra Clare
Yayınevi: Artemis Yayınları
Goodreads Puanı: 
Sayfa Sayısı: 
Arka Kapak Yazısı: 
"On beş yaşındaki Clary Fray, New York'ta Pandemonium Kulüp'e doğru yola çıktığında bir cinayete tanıklık edeceği hiç aklına gelmezdi. 
Hele ki, bu cinayetin daha önce hiç görmediği acayip silahlara sahip, tuhaf dövmeli üç genç tarafından işleneceğini hayatta düşünmezdi!
Clary, polisi arayabileceğini biliyordu fakat ceset bir anda ortadan yok olunca, canileri Clary'den başka kime göremediği için durumu açıklamak pek de kolay olmayacaktı.
Clary'nin onları görebilmesine çok şaşıran katiller kendilerini Gölge Avcıları olarak tanıtacaktı. 
Yani, dünyayı şeytanlardan arındırmaya ant içmiş gizli bir kabile!"
***
Herkese yeniden merhaba! Bugün uzun zamandır kitaplığımda okunmayı bekleyen Kemikler Şehri yorumumu sizlerle paylaşacağım. Goodreads hesabıma göre, iki sene önce Kemikler Şehri'ni 'şu anda okuduğum kitap' olarak işaretlemiş ve iki gün sonra 'okumak istediklerim' rafına geri koymuşum. Ve kitabı ancak iki sene sonra hatırlayıp yeniden okumaya başladım. Ve on gün içinde de bitirdim. Aslında bu on günün tamamında kitabı okumadım. Dört beş kez elime alıp okudum diyebilirim. Ama kesinlikle daha kısa sürede bitebilecek bir kitaptı.
Kemikler Şehri'nin konusu şu şekilde: Ana karakterimiz Clary, bir gün arkadaşı Simon'la bir gece kulübüne gidiyor ve burada birinin öldürüldüğünü görüyor. Ama işin garip kısmı şu ki bu cinayeti yalnızca o görüyor. Daha sonra geçmişiyle ilgili aslında bilmediği şeyler olduğunu, aslında çok farklı birisi olduğunu keşfediyor. Gölgeavcıları, iblisler, kurt adamlar, vampirlerle dolu bir kitaba giriş yapmış oluyoruz.
Konusu bu şekilde eminim çoğunuz konudan haberdardır çünkü oldukça popüler bir seri. Filmi çekildi, dizisi çekiliyor ve eğer fantastik okumayı seviyorsanız duyduğunuz hatta okuduğunuz bir kitaptır diye düşünüyorum.
Clary benim sevdiğim bir karakter oldu. Hiç bilmediği ve ait olmadığı bir dünyaya bence güzel adapte oldu. Bence güçlü bir karakterdi de. Dengesiz olduğu ve saçmaladığı anlar olmadı mı? Oldu. Çünkü bu genç-yetişkin/fantastik bir kitap. Ana karakterin saçmaladığı anlar olmazsa olmaz!
Jace ise... Onun hakkında ne düşündüğümü bilmiyorum. Ana erkek karakterlere normalde çok çabuk bağlanırım ama Jace'le böyle bir şey yaşayamadım ne yazık ki. Sevdim ama öyle bayılmadım. Bence kitapta Clary'den çok Jace'in saçmaladığı anlar vardı. Ama yine de yaptığı saçmalıklar bence kurgunun işlenişini pek de bozmadı.
Ana karakterler kadar yan karakterleri de sevdim. Özellikle Luke'u çok sevdiğimi söylemeliyim. Alec'in küçük de olsa karakter gelişimi bence çok güzeldi. Onu da çok sevdiğimi söylemeliyim. Isabelle bu kitapta çok fazla yoktu, olduğu kısmıyla da kendisine bayılmadım.Sanırım kitaptaki karakterleri çok sevmem için birkaç kitap daha geçmesi gerekiyor.
Yazarın yarattığı dünyayı gerçekten sevdim. Üzerinde uğraşıldığı belli ve okuyucuyu etkileyen bir dünya. Bir de tabii uzun zamandır fantastik bir seri okumamış olmamın da Kemikler Şehri'ni sevmemdeki etkisi büyük. Seriye mutlaka devam edeceğim. Zaten bir önceki postu okuduysanız ağustos ayı okuma hedefimde serinin ikinci ve üçüncü kitapları olan Küller Şehri ve Camlar Şehri de var. Kısa zaman içerisinde alıp hemen okumayı planlıyorum. Zaten seriye giriş yapmayı başardığım için diğer kitapları daha kolay okuyacağımı düşünüyorum.
Cassandra Clare'in anlatımını sevdim. Kitap ilahi anlatım tarzıyla yazılmış. Seçme şansım olsa karakterlerin anlatımından olan kitapları daha çok seviyorum. Kavraması ve ana karakterle aranızda bir bağ oluşması bence daha kolay oluyor. Ama Clare'in üslubuyla birleştiğinde ilahi anlatım tarzı kitabı okumamı ya da sevip sevmememi etkilemedi.

Gelelim bu serinin film ve dizisine. Ben filmini gerçekten severek izlemiştim. Oyuncular bence başarılı seçilmişti. Ama asla ikinci film çekilmedi. Bunun yerine Ölümcül Oyuncakların dizisini yapmaya karar verdiler. Diziyi de izledim. Çok büyük umutlarla başlamadım. Bence Clary ve Jace, filmdeki kadar etkileyici seçimler değildi. Dizide en beğendiğim oyuncu seçimi Alec ve Isabelle olmuştu. Kitabı okuyunca bu seçimler bana daha doğru gelmeye başladı diyebilirim. Dizinin ilk sezonunu bile bitirmedim. Ama bu beğenmediğimden değildi. Okulumun yoğunluğu sebebiyle birkaç bölümü gününde izleyemedim ve sonrasında ardı arkası kesilmedi; diziyi yarım bırakmış oldum. Şu an hangi bölümde kaldığımı bile hatırlamadığım için ve dizi -eğer yanılmıyorsam- ikinci sezonunu bitirmişken bir de benim izlemek istediğim bir sürü dizi olduğunu eklersek, Shadowhunters izlemeyeceğim bir dizi oluyor.
Sonuç olarak Kemikler Şehri'ni beğendim. Seri bence güzel devam edecek. Zaten duyduğum yorumlar da hem kurgunun hem de yazarın üslubunun serinin ilerleyen kitaplarında güzelleşeceği yönündeydi. İlk kitabı bile beğendiğimi düşünürsek bence okuduğuma pişman olmayacağım bir seri olacak.
Eğer siz de fantastik serileri seviyorsanız Ölümcül Oyuncaklar serisinin ilk kitabı olan Kemikler Şehri'ne göz atmalısınız. Eğer bu seriyi okuduysanız sonraki kitaplarla ilgili düşüncelerinizi, favoriniz olan kitabı yorumlarda paylaşırsanız çok sevinirim.
Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Puanım: 4/5!
Share:
Read More
, , , , , , , , , , ,

Temmuz Ayı: Neler okudum, Neler izledim? | Ağustos Okuma Listem

Herkese yeniden merhaba! Bu yazıda sizlere temmuz ayında okuduklarımdan ve izlediklerimden bahsedeceğim. Bir de yazının sonunda kısa bir ağustos ayında okumayı planladığım kitapları bulacaksınız.
Temmuz ayında ilk olarak Bir Kadının Yaşamından 24 Saat'i okudum. Okuduğum ikinci Stefan Zweig kitabıydı. Gerçekten çok beğendim. Ayrıntılı yorumu için tıklayabilirsiniz.
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat'i okuduktan sonra Harry Potter ve Sırlar Odası'nı okudum. Klasik olarak her sene okuduğum bir seri zaten Harry Potter. Bu sene hatta geciktim ve çok aksattım. Geçen sene bir buçuk haftada bütün serinin okuması bitmişti. Tahminlerime göre bu seneki okumamı tamamlayamayacağım çünkü okumak istediğim çok fazla kitap var ve Harry Potter'ı listeme sıkıştıramıyorum ne yazık ki.
Sırlar Odası tabii ki çok güzeldi. En sevdiğim Harry Potter kitabı değil ama bence kurgu için çok çok önemli bir kitap. Bilmeden ilk hortkuluğu öğrenip, yok olmasını öğrendik sonuçta. Bunun dışında da Harry'nin ne kadar harika bir karakter olduğunu bu kitapta daha da çok görüyoruz bence.
Sırlar Odası'ndan sonra açıkçası ne okuyacağımı bilemediğim bir döneme girdim. Zweig okumak istedim, Amok Koşucusu'na başladım ama ilerleyemediğim için okumayı bırakıp daha böyle çerez ve beni daha iyi hissettirecek bir şeyler okumaya karar verdim. Burada da devreye Çevrimiçi Kız Solo girdi. Zaten en sevdiğim serilerden birisi. İlk iki kitabının blogun en popüler postları olması da seriyi benim için daha özel kılıyor. Bir yerde blogumun ilk açtığım zamana oranla büyümesini ben Çevrimiçi Kız yorumlarıma bağlıyorum. Her neyse, diğer iki kitap gibi Çevrimiçi Kız Solo'yu da çok beğendim. Ayrıntılı yorumu içi tıklayın.
Çevrimiçi Kız Solo, iki gecede bittikten sonra artık klasiklere devam edeyim diye düşündüm. Planım Amok Koşucusu'nu okumaktı. Yine okuyamadım. Normalde elimdeki Zweig kitaplarını okuduktan sonra okumayı planladığım Gurur ve Önyargı'ya başladım. Üzülerek söylüyorum benim için çok yanlış bir karardı. Yarım bıraktım. Ama bu kitabı sevmediğimden değil yalnızca yanlış zamanda başlamamdan kaynaklanıyordu. Elimdeki baskı Hasan Ali Yücel klasiklerindendi. Ve kitap 3 büyük bölüme ayrılmıştı. Birinci bölümü bitirince ve bu kitabı bitirmenin, eski temposuna yavaş yavaş dönen okuma hızımı kötü bir şekilde etkileyeceğini düşünüp kenara bıraktım.
Böyle söylediğim için kitabın dilinin ağır olduğu fikrine kapılmayın. Dili bence hafifti ama yine de klasik okumaya alışık değilseniz bence klasik okuma alışkanlığınızı güçlendirip o şekilde başlayın. Benim hatam bence yeterince klasik okumadan Gurur ve Önyargı'yı okumamdı. Bir de tabii ÇK Solo'nun süper akıcı ve basit dilinden sonra Gurur ve Önyargı'ya başlamamdı.
Gurur ve Önyargı'dan sonra Ölümcül Oyuncaklar serisinin ilk kitabı olan Kemikler Şehri'ne başladım. Şu an hala onu okuyorum. 353. sayfadayım. Temmuz sonuna kadar bitiririm diye düşünmüştüm ama dizi izlemekten dört beş gündür elime alamadığım için bitmedi.
Okuduğum yere kadar beğendim Kemikler Şehri'ni. Bence yeni bir dünyaya güzel bir giriş. Filmini izleyip çok sevmiştim ve dizisini -birinci sezonu bile bitiremesem de- severek izlemiştim. Az çok bildiğim bir dünya. Yakın arkadaşımın en sevdiği seri ve bir ara sürekli bu seriden konuştuğu için aşina olduğum bir seri. Üzülerek söylüyorum ki yaklaşık iki senedir de kitaplığımda okunmak için bekliyordu.
Temmuz ayında izlediklerime gelecek olursak;
(Filmi izlemeden önce ve izledikten sonraki halimi anlatan harika iki fotoğraf!)

Sanırım temmuzun en önemli olayı Spiderman Homecoming'in vizyona girişiydi. Spiderman en sevdiğim süper kahraman olabilir. Tobey Maguire versiyonu ile büyüdüm diyebilirim, sürekli izlerdim. Ama asla favorim o filmler olmadı. The Amazing Spiderman bence çok iyiydi. Andrew Garfield bana göre bu rolü hakkıyla oynadı. İkinci filmden sonra iptal haberi geldiğinde kalbim kırılmıştı. Çok üzülmüştüm. Tom Holland'a karşı dünya üzerinde en büyük ön yargıyı ben beslemişimdir. Asla iyi bir Spiderman olamayacağını söyleyip duruyordum. Civil War'da tam olarak nasıl bir Spiderman olduğunu göremedim açıkçası. Tamam, eğlenceliydi, güzeldi ama zaten bir yerde Spiderman'ın olayı eğlenceli olmasıydı.
Homecoming için sinema salonuna girene kadar 'hiç iyi olmayacak, beğenmeyeceğim kesin, Marvel umarım kararından pişman olursun' gibi laflar söyledim. Teşekkürler, Tom Holland bütün laflarımı yüzüme çarptın!
Andrew'dan özür dileyerek söylüyorum ki Tom Holland gerçek bir Spiderman olmuş.
Bu konuyu hemen geçelim. İlk gün gittiğim için salon tamamen doluydu ve gelenlerin çoğu filme ilgiliydi ve kimse tek bir espriyi bile kaçırmadı. Sinemada bu şekilde izlemenin zevki de apayrı güzel oluyor. Film zaten çok eğlenceliydi.
Filmle ilgili bir diğer sıkıntı çıkaracak durumun Tony Stark'ın çok fazla görünecek olması ve Tom Holland'dan rol çalacağını düşünmem olmuştu. Çünkü fragmanlarda, posterlerde çok RDJ görmüştük. Hiç de öyle değildi. Bu gerçek bir Spiderman filmiydi, Iron Man değil. MCU için güzel bir Spiderman başlangıcı olduğunu söyleyebilirim.
TBR listesinin yarısına sahip olmayan harika bir bookbloggerım!
Eğer yanlış hatırlamıyorsam başka film izlemedim. Çünkü kendimi bir dizi maratonuna soktum. Maraton dediysem de öyle günde bir sezon, ya da aynı anda üç dört tane dizi izlemekten bahsetmiyorum. Game of Thrones'a başladım! Sonunda bunu yaptım. Yedinci sezon başlamadan iki buçuk hafta kadar önce başladım. Günde dört ya da beş bölüm izleyerek rahat bir şekilde yedinci sezonu aynı anda izlemekti planım. Ama ikinci sezon boyunca ve üçüncü sezon başında çok kötü bir şekilde takıldım kaldım. O yüzden planım bozuldu. Şu an dördüncü sezonun yarısındayım ve diziyi internette bulamıyorum.O yüzden birkaç gündür dördüncü sezonun ortasında takıldım kaldım. Umarım diziyi bir yerlerde bulup kısa sürede bitirebilirim.
Game of Thrones oldukça vaktimi aldığı için başka dizi izleyemedim. O yüzden ağustos ayında okumayı planladığım kitaplara geçelim. Bunu buraya yazıyorum çünkü kendime de söz vermiş gibi olacağım. Hani şöyle düşüneyim 'Açelya bu kitapları yazdın, yorumunu bekleyenler olur, okuman gerek!'
İlk olarak tabii ki Kemikler Şehri'ni bitireceğim. Sonrasında, daha almadım ama eğer almamda bir sorun çıkmazsa,  uzun zamandır merak ettiğim Kızıl Kraliçe'yi okumak istiyorum. Kızıl Kraliçe'den sonra küçük bir Zweig maratonu yapacağım. Geçtiğimiz günlerde Olağanüstü Bir Gece'yi aldım.
D&R'da kapağını görüp direkt kasaya koştum. Konusunu eve gidince okudum ve şükürler olsun ki beğendim. Kısa sürede bitireceğimi umuyorum. Sonrasında Satranç geliyor. Artık bence okuma zamanım geldi.
Sonrasında eğer Kemikler Şehri'nin sonu beni çok merak ettirirse Küller Şehri'ni okumayı planlıyorum. Ve Küller Şehri'nden sonra Camlar Şehri'ne geliyor sıra.
Benim planım bu şekilde. Eğer gerçekleştirirsem ağustos ayında altı kitap okumuş olacağım ki bu temmuzdan sonra iyi bir sayı olacak. Bir de Game of Thrones'u bitirebilirsem benim için harika olur.
Okuma planım da bu şekildeydi. Sizler neler okumayı planlıyorsunuz ya da geçtiğimiz ay ne okudunuz yorumlarda benimle paylaşırsanız çok sevinirim. Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Share:
Read More
, , , , ,

Çevrimiçi Kız Solo / Zoe Sugg Kitap Yorumum

ÇEVRİMİÇİ KIZ SOLO
Özgün Adı: Girl Online: Going Solo
Yazar: Zoe Sugg
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Goodreads Puanı: 4,05
Sayfa Sayısı: 334
Arka Kapak Yazısı: 
"Penny yeni okul yılına başlarken dünyayla tek başına yüzleşmeye hazırdır. Noah turneyi yarıda bırakmış,Penny dahil kimseye haber vermeden ortadan kaybolmuştur. Bu yüzden Penny yeni arkadaşlar edinme ve sanat okulunu da gezme umuduyla Megan'ın Londra'daki davetini kabul eder.
Genç kız, başkalarına destek olarak kendi sorunlarından kurtulabileceğini düşünür. Arkadaşlığına her zamankinden daha çok ihtiyaç duyan Elliot'a ve sahne korkusuyla boğuşan Posey'e yardım etmelidir. Peki, İskoç delikanlı Callum, Penny'i asıl derdinden kurtarabilecek mi? Noah'nın gölgesi peşini bırakmazken Penny yoluna devam edebilecek mi?"
***
Herkese yeniden merhaba! Bugün sizlerle benim çok sevdiğim serilerden biri olan Çevrimiçi Kız'ın sanırım son kitabı olan Çevrimiçi Kız Solo yorumumu paylaşacağım.
Çevrimiçi Kız, ilk kitabıyla benim gönlümü fethetmiş bir kitaptı.Entrikadan uzak, sıcacık ve masalsı bir kitaptı. İkinci kitabı da çok severek okumuştum. Üçüncü kitabını da seveceğimden emin bir şekilde aldım. Aslında şöyle komik bir şey var, kitaplardan uzak kaldığım şu bir sene içinde doğal olarak ÇK Solo'dan haberim yoktu. Bu seneki İzmir Kitap Fuarı'nda Pegasus standının önünden öylesine geçerken gördüm. Neredeyse çığlık atacaktım çünkü en sevdiğim serilerden birisi ve yeni kitabından haberim yok? Ama zaten fuara yalnızca çizgi roman alma amacıyla gittiğim için ÇK Solo'yu fuarda almadım. Fuarda almadığım gibi sonraki günlerde yine bu kitabın varlığını unuttum. Geçenlerde kitapçıda alacak bir kitap arıyorken görüp hemen aldım. Hızlı okuyabileceğim ve beni yeniden eski okuma tempoma döndürecek bir kitap arıyordum. Çevrimiçi Kız'dan daha iyi bir kitap olabilir miydi? Olamazdı. 
ÇK Solo'ya gelecek olursak: Noah, kimseye haber vermeden turu yarıda bırak inzivaya çekiliyor. Kitabın başlangıcında ve belli bir yere kadar kimse Noah'tan haber alamıyor. Bu sırada da Penny, kafasını dağıtmak amaçlı Megan'ın yanına Londra'ya gidiyor. Onun okulunu görmek için falan. Ve burada yeni karakterlerimiz karşımıza çıkıyor. Callum ve Posey. Olaylar da buradan sonra gelişiyor.
Öncelikle bu kitapta tanıdığımız Callum'dan bahsetmek istiyorum. Kendisi -tahmin edersiniz ki- Penny'den çok hoşlanıyor. Kısa bir flört dönemi geçiriyorlar ve aslında kitabın çoğunluğu Penny'nin
Callum'la ilgili ne karar vereceği ile ilgili oluyor. Callum okuduğum anda çok sevdiğim bir karakter oldu. Penny'le ortak özellikleri olan bir karakterdi. O da fotoğrafçı ve Penny'le fotoğrafçılıkla ilgili konuşmaları falan benim çok hoşuma gitmişti. Ama yine de kitaba dahil olduğu ilk andan itibaren onun Penny için doğru kişi olmadığını bir anda anlıyorsunuz. (Noah gelince bunu çok çok daha iyi anladım.) Korkmayın bunu Penny'de anlıyor ve kitapta bariz bir aşk üçgeni gerçekleşmiyor.
Posey ise Penny'e çok benzettiğim bir karakter oldu. O da Megan'ın okulundan bir kız, oyuncu. Ama ağır bir sahne korkusuna sahip. Bu noktada da Penny devreye giriyor ve ona sahne korkusunu yenmesi için yardımcı olmaya çalışıyor.
Penny'e gelecek olursak. Benim küçük kızım. Onu gerçekten çok seviyorum. Eğer gerçek olsaydı çok iyi arkadaş olacağımıza bu kitapta biraz daha emin oldum. Çok naif, çok iyi ama eğer ona veya arkadaşlarına bir kötülük yapılırsa da sessiz kalmayan bir kız. Bu kitapta da ilk iki kitaptaki çizgisini asla bozmadı. İlk kitaba oranla büyüdüğünü hissedebildim açıkçası daha mantıklı düşünebiliyordu bence. Fotoğraf ve blog hala en büyük tutkusu. Bu kitaptaki Çevrimiçi Kız blog yazıları en harikasıydı. Hepsi çok ilham verici ve güzeldi. Ayrıca kitapta geçen ve bence bir insanın hayatı hakkında yapabileceği en güzel yakınmayı paylaşmak istiyorum. Okuduğumda çok gülmüştüm;
Neden ailesiyle üç odalı bir evde yaşayan ve hafta sonları Starbucks'ta çalışan sıradan insanları kendime çekemiyordum?


Elliot ise hala mükemmel. Eminim onunla da çok iyi arkadaş olurdum. Bilmiyorum sanırım bu kitabı karakterleri yüzünden çok seviyorum çünkü hepsi hayatıma dahil olsalar çok çok yakın arkadaş olacağım karakterler. Gerçekçi bir yanı var hepsinin.
Noah'la ilgili pek bir şey söylemek istemiyorum. Spoiler vermek istemem ve büyüsü bozulmasın okuyacaklar için.
Kitap genel anlamda çok güzeldi. Zoella'nın da ilk kitaba göre yazımının daha iyiye gittiğini düşünüyorum. Betimlemeler, Penny'nin blog yazıları, diyaloglar... Çok güzeldi. 
Kitapta Penny, ailesi ve Elliot'la birlikte İskoçya'ya gitti. Ah o kısımları büyülenerek okudum. İskoçya gitmeyi en çok istediğim ülkelerden birisi. Kitabın bir kısmının orada geçiyor olması bu kitabı beğenmemi sağlayan diğer bir ögeydi. 
Klasik bir Çevrimiçi Kız kitabıydı. İngiltere'de bir aşk ütopyası olarak düşünebilirsiniz. Diğer iki kitap için de söylediğim gibi günümüz peri masalı diyebilirsiniz. Okurken kendinizi iyi hissedebileceğiniz kitaplar. Ağır bir anlatımı yok, ağır bir konusu yok. Bu yüzden okurken sizi yormayacaktır. Reading slump'taysanız bence sizi bundan kurtarabilecek bir seri.
Eğer ilk iki kitabı okumadıysanız ya da yorumumu merak ederseniz; Çevrimiçi Kız için tıklayın. Çevrimiçi Kız Turnede için tıklayın. 
Benim Çevrimiçi Kız Solo için yorumum bu şekildeydi. Siz eğer okuduysanız benimle düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz. Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Puanım: 5/5!

Share:
Read More